roadtrippin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
roadtrippin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Kasım 2011 Perşembe

deutscher herbst

yazı bilmem ama şahane bir sonbahar geçirdik. şimdiyse bol sisli, -1 ila 5 derece arasında seyreden kış günlerine giriş yapmış durumdayız.


heidelberg



münih

oktoberfest

---

19 Ağustos 2011 Cuma

bir yol hikayesi - bodensee










---
vaktim olursa yazacağım

4 Temmuz 2011 Pazartesi

viyana hatırası

uzun zamandır yazmamışım, bu aralar tez yazmakla meşgul olduğum için bir süre böyle buhranlı geçecek. küçük bir viyana gezisi özeti:

kocaman binaların, sarayların ve bahçelerin şehri viyana. ve aynı zamanda göçmenlerin, kirli metroların, kalabalığın. yüzyıllar öncesinden kalma bir kütüphanenin atmosferinde nefes almaya bile cesaret edememenin; sanat,tarih ve müzikle insanın içinin dolup ağlayacak hale gelmesinin, taş sokaklarda kaybolup kaybolup aynı meydanlara çıkmanın şehri. minicik pubların, sokak arası restoranlarının, güzel şarabın, özlenen arkadaşların, yeni tanışılan insanların, ve yemek seslerine karışan kahkahanın... bir demlik çayda bulunan huzurun, saray bahçelerinde gezerken hissedilen heyecanın şehri. sanki hep orda yaşamışım, sanki oraya aitmişim ben.

wiener schnitzel
hundertwasserhaus
karlskirche
belvedere
belvedere
naturhistorisches museum- mineralen
schönbrunn
schönbrunn
1. viyana

ilginç bir zaman dilimiydi benim için.

---

21 Haziran 2010 Pazartesi

how come there are no pretty girls, handsome boys in portugal :)


kokuların ve müziğin hafızası varsa, mekanların da var. daha önce buradaydım, hatırlıyorum. koşuşturmaca içinde hafızamdan silmişim ama buradaydım, evet. bu sefer portekiz'e gitmek için.
yine bol otobüs-uçak-servis aktarmalı bir yolculuk, yeni bir macera. batıya doğru giderken beni en çok büyüleyen şey ışığa doğru uçmak. arkada hava yavaş yavaş kararırken önünüzün bol güneşli olması. sonra yine ışıl ışıl bir şehre konmak. okyanus kıyısına gelmişiz bu sefer, uçak alçalırken altta sadece denizi görünce, 'acaba bir ada üzerinde mi pist' diye düşünüyorum. serin-sıcak, bol rüzgarlı ve dilini hiç bilmediğim bir ülkedeyim. almanya'dan en az 10 derece sıcak olur demişlerdi bana, belli ki gelirken yağmuru da getirmişim, ertesi sabah sağanak yağmura uyanıp, lizbon'a gitme planlarımızı erteliyoruz. onun yerine yağmur durunca faro'yu gezmeye çıkıyoruz. mersin'e benziyor faro, sıvası yer yer dökülmüş beyaz boyalı evleriyle akdeniz şehri olduğunu belli ediyor. huzurlu da belli ki. boylu boyunca okyanusa kıyısı var ama o kıyı, tren raylarıyla döşenmiş. belki de okyanusun öfkesi farklıdır denizinkinden, içerilere kaçmış evler. sahil şeridi olmasa da benziyor işte, kanım ısınıyor hemen.


hava sıcak dediler ya bana, yazlık elbiselerimi topladım koydum.ertesi gün lizbon'a giderken üstümde bi eşofman bi hırka vardı. gittik lizbon'a, şakır şakır yağmur yine, soğuk da cabası. üzerimizdekilerle dayanamayız diye attık kendimizi alışveriş merkezine, uzun kollu bişeyler aldık. saat 2 olmuş bu arada, saatlerdir tren yolculuğu yapmışız, ama benim kuzenimle arkadaşı, akılları pek basmadığından ne hostel ayarlamışlar, ne de ne neredir bilgileri var. kendi kendime kızdım bütün gün, ne demeye güvenip geldiysem diye. neyse bi yerlerden harita aldık, taksi tutup şehir merkezine gittik. (lizbon'a giden olursa merkez istasyonun olduğu yer oriente, şehir merkezine metro var) bunların akıllarına göre merkeze yakın bi yerde hostel bulabiliriz, ama tabii ki yok öyle bişey, amaçsızca dolanıyoruz. karşıdan gelen 2 turist görünce dayanamayıp atladım ben, nerede kaldıklarını sordum. alman çıktılar gençler, hayatımda alman gördüğüme ilk defa sevindim. neyse hostel bulamazsak bunların dediğine gidelim diye haritayı açmış yolun kenarında dururken bi amca geldi, 'yardıma ihtiyacınız var mı?' diye. türkiye'de efes'e ve kapadokya'ya gitmiş, çok sevmiş. bu amca bizi metroya kadar götürdü, hostele gitmek için hangi durakta ineceğimizi söyledi, bizim için 2 günlük metro kartlarından aldı, valla duamızı da aldı. neyse, intendente durağındaki next hostele gittik, not alınsın. lizbon'un 4 metro hattı var, renk kodlarıyla ayrılmış, gayet başarılıydı. kalan günlerde o hattan bu hatta aktarma yapıp her yeri karış karış gezdik. ha ben lizbon'u okyanus kıyısında sanıyordum, ancak geniiş bir nehrin kenarındaymış. istanbul'a benzetiyorlar lizbon'u, karmaşası, merkez dışındaki kenar mahalle olgusu aynı ama istanbul kesinlikle daha güzel. gezerken, öğrencilik işte, bütün gün önceden yaptığımız sandviçler ve zor durumlarda mc donalds ile beslendik. öyle ki bi daha sandviç görürsem kusabilirim. ikinci günümüz de günde 12 saat yürüyerek, gün sonunda ayaklarımızın ağrısından ve tuvalet ihtiyacından ölerek geçti. oceanario'ya gittik, teleferiğe bindik, belem kalesine, şehir merkezine vs hepsine gittik:) hostel desen, işte ancak yatıp uyursun.





ertesi gün başka bir tren yolculuğuyla sintra'ya gittik. kesinlikle gidilmesi gerekilen bi yer, yeşil, tarihle dolu, güzel. endülüs'ten kalan bir kalesi ve surları var, sembolize yeşil üzeri arapça yazılı bir bayrak bile dikmişler surlara. ve tabii ki soğuk ve rüzgarlı. dünyanın tepesinde hissederken kendinizi, bir yandan aşağıya düşmemeye çalıştığınızı düşünün, öyle rüzgarlı. dönüş trenine zamanımız var deyip şehre bir patikadan ulaşmaya çalışıyoruz, elde yine harita. kuzenim durmadan fotoğraf çekiyor, biz onu kaybetmeden gitme telaşındayız. ona seslenirken bir çift türk kafayı çeviriyor, şaşırmışlar belli ki küçük bir kasabada sırtlarında çanta ellerinde haritayla gezen kızlara. ben de onlara şaşırıyorum açıkçası, emekli olunca gezildiğine inanmayın, o kale emekli olunca çıkılabilecek bir yer değil kesinlikle.




faro'ya dönüş yolu lizbon aktarmalı 6 saat yaklaşık. ertesi günse dönüş uçağım var. ben dönerken hava açık, gökyüzü pırıl pırıl, havalar ısınacakmış tekrar. frankfurt gene yağmurlu...

uçaklarda, trenlerde uyunan, deliler gibi yürüdüğüm bir yolculuğun daha sonu. ben yine doyamıyorum, nasıl olsa günlük koşuşturmacaların içine girip tatili unutmanın süresi en fazla 3 gün. yine de dönüp dolaşıp eve gelmenin tadı bir başka.

14 Ağustos 2009 Cuma

oradaydık ve şimdi buradayız


burg eltz


titisee

freiburg
prag

i don't wanna go where you don't follow


içinden nehir geçen şehirler en güzelleridir derler. hava maviden laciverte dönerken, şehrin ışıkları suya vurduğunda nehir kıyısındaysanız en romantiklerinden de olabiliyor aynı zamanda. prag'ın bana hissettirdiği şey ağır bir hüzündü, bu kadar romantik bir şehirde yalnız olmanın hüznü, mideme oturan bir garip taş. yıllar önce bir gece, başka bir nehir kıyısında, ayışığında nemli çimlere uzanıp aynı şeyi düşünmüştüm. yalnız olmak için fazla romantik bu şehirler, yine de mutlu olmak içinse tam kıvamındalar.

---

blogumun adını da jupiter'in gezileri yapayım bari. ben buralarda yokken prag'a, freiburg'a, titisee'ye, burg eltz'e gittim; bazen saçlarımda yaz meltemleriyle bazen yağmurla dolaştım, bugün labdan dönerken yolumu uzattım biraz nehir kıyısında oturdum, huzurumu buldum da döndüm.

fon müziği olarak bu böyle dinleyip geçmiş yaz günlerine dönebilirsin sen de.

14 Temmuz 2009 Salı

La vita è bella: milano & venezia


The road goes ever on and on
Down from the door where it began.

Now far ahead the Road has gone,

And I must follow, if I can,

Pursuing it with eager feet,

Until it joins some larger way

Where many paths and errands meet.

And whither then? I cannot say.

The Road goes ever on and on

Out from the door where it began.

Now far ahead the Road has gone,

Let others follow it who can!

Let them a journey new begin,

But I at last with weary feet

Will turn towards the lighted inn,

My evening-rest and sleep to meet.


üç gün için bile olsa tüm yorgunluğuna değen, içime yaşama enerjisini yeniden dolduran bişey yaptım, italya'ya gittim. ucuz havayolu ryanair sağolsun; heidelberg- frankfurt hahn 2 saat, frankfurt- bergamo 1 saat, bergamo- milano 1 saat, yere adeta çarparak inmenin heyecanı paha biçilemez! dönüşte de korktum ama tek parça inebildik.

komik olan, beynimde benim için yabancı dilin almanca demek olması. 'etrafımdaki insanlar hiç bir fikrimin olmadığı bir dil konuşuyorlar ve ben anlamıyorum, demek ki almanca konuşmalıyım' diye düşünmeye başladım farkında olmadan ve birden kendimi almanca cümle kurmaya, bolca entschuldigen ve danke demeye çalışırken yakaladım. sonradan öğrendiğim kelimeler: cinque, grazie!

milano tam bir açıkhava alışveriş merkezi. daha havaalanında erkeklerin kıyafetleri belirgin biçimde stil sahibi olmaya başlamıştı, gidince gördüm ki daha da ağız sulandıranları varmış. genel trend slim fit takımlar, duble paça pantolonlar, mavi kolları kıvrılmış gömlek altına bej keten pantolon/şort, belki lacivert ceket. tabii ince uzun bir vücutla kombinlenmiş halde. kadınlar 7/24 topuklu ayakkabılı, bakımlı. kuzenim sağolsun kendileri üzerinden sosyal çıkarımlar bile yaptı: türkiye'de kadınlar evlendikten sonra kendilerini salıyorlarmış, bu erkeği kandırmakmış bir anlamda! sen evliliğin bütün fiziki ve manevi sorumluluğunu kadının üstüne yıkarsan olacaklardan şikayet etmeye hakkın olmaz beyim! milano çok keyifliydi, kuzenimle birebir zaman geçirmeyeli çok olmuştu, özlemişim. sokaklarda yürüdük bol bol, kafelerde oturduk, ben gelen geçene baktım o 'çok dik bakıyorsun' dedi, ben yakışıklı garsonların fotoğraflarını çektim o sildi. alışveriş yaptık tabii ki, ne aldın derseniz: badminton topu! ve tabii bi tunikle güneş gözlüğü. yanınızdaki mimar olunca milano'nun mimarisi hakkında bikaç ipucu alırsınız sanıyorsunuz ama nerdee! Ben gördüğümü söyleyeyim, genel olarak roma etkisi var binalarda, hepsi haşmetli, giriş katları yüksek, binalar almanya'dakilere göre daha çok katlı ve iklimin etkisi olsa gerek balkonlu taş binalardan bolca var. eski şehir yapısını koruyup onu modernleştirmeleri çok hoşuma gitti, bakıyorsunuz tarihi bir taş binada dolce&gabbana var, yanında da bir müze. kısa da olsa milano'yu 'yaşayabildim', sadece ana caddelerinde değil arka sokaklarında da yürüdüm, kaldırımında oturdum, kitapçısına girip dergi karıştırdım, ve tabii sinekleri tarafından ısırıldım!


milano duamo



venedik'e gitmek için sabah 6'da kalkıp 7:25 trenine bindik, 11:30'da venedik'teydik. daha trenden başlayan bir kalabalık vardı, venedik'se turist istilasına uğramış gibiydi. herkes kanallarını över, 'çok romantik' der venedik için ama benim nefesimi kesen san marco meydanı'nın denize açıldığı yer oldu. muhteşem yapıların arasından geçip denizi görmek, köprünün birinde durup tuzlu deniz kokusunu içime çekip rüzgarı tenimde hissetmek bambaşkaydı. tümüyle çok güzel olan bu şehir böylelikle benim en güzel şehirler listemde brugge'ü geçip birinci sıraya oturdu. yine de doyamadım venedik'e, kendimi şehirlilerin yerine koyup turistlere sinir oldum, o kadar kalabalık, o kadar yüzeysellik yakışmıyor bu şehre kesinlikle. dönerken ara sokaklardan yolumuzu bulmaya çalıştık, biraz kaybolduk biraz dinlendik ama trenimize yetiştik. trende kendimizden geçtik, akşam eve döndüğümüzdeyse ancak yemek yiyip- duş alıp kafamda havluyla uyuyakalabildim.



duamo'dan san marco'ya bakış


piazza san marco


dönüş yolunda hüzünlendim, nostalji olsun diye barok müzikleri dinledim, shuttledaki emekli olunca gezesi gelmiş 60 yaş üstü alman teyzelere gıcık oldum, gecenin 2sinde bile susmak bilmediler, eve döndüm, uyudum, hiç uyanmayayım bu rüya hiç bitmesin istedim. venedik'e az turistli bir zamanda, sokak sokak dolaşmak, kaldırımında oturmak, şehri yaşamak için tekrar gitmeye karar verdim.

---
ben 'keşke sen de olsaydın' dedim, o sustu.