hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Temmuz 2011 Çarşamba

night breezes seem to whisper


I have always imagined that paradise will be some kind of library. - Jorge Luis Borges


Oradan oraya taşınan ve eşyalarını, en çok da kitaplarını geride bırakan bir insan olarak, yerleşmek bir kütüphane sahibi olmak demek benim için. İnsanın kafasında bir gelecek resmi vardır ya, o resimde duvardan duvara ahşap bir kitaplık, ve kahverengi deri bir koltuk var; düşündüğümde huzur veriyor. En sevdiğim yerlerin de kitapçılar olması şaşılacak şey değil. Özellikle burada, Joker's ve ikinci el kitapçım beni mutlu etmeyi her seferinde başarıyorlar. Dışarıdaki hayattan çok kendi kafasındakine gömülmüş bir insan olarak, fantazi edebiyatı tabii ki favorim.


Kim bilir, belki günün birinde bütün kitaplarım bana geri dönerler, kuşlar gibi.


---

Bu aralar ne okuduğumu da söyleyeyim hadi: George Martin'in A Song of Ice and Fire dizisini okuyorum, Game of Thrones izleyip hayran kalan pek çok insan gibi. En son da King'in Dark Tower serisinin ilk kitabını aldım, sırada bekliyor.



ella& james dream a little dream

5 Ağustos 2010 Perşembe

acayip kafalar


yine bir rapor buhranı- yanıbaşımda bizim sınıftan biri uyukluyor çalışma masasında. dün ben de 3 saat uyuyabileyim diye arkadaşımın evine gittim, kanepesinde uyudum, sonra laba geri geldim. artık beynimin basmadığını hissediyorum, supervisorımla yaptığımız toplantıların sonuna doğru ona boş gözlerle bakıp kafamı otomatik olarak sallar moda geçiyorum. adam benim gerizekalı olduğumu düşünmeye başladı, ama artık dünya yansa umrumda değil, o kadar.

otis redding- these arms of mine dinliyorum. blues severim

neyse bu 'high' durumlardan parti kafasına geçmek de çok vakit almıyor. labda sandalye üzerinde uyumuşluğum varsa bir bar kanepesinde de uyumuşluğum var alimallah. genelde ne zaman 'çok kalmicam ben yaee, hem zaten pek gelesim de yoktu' diye çıksam arkadaşlarla, o gece mutlaka çok eğleniyoruz, sonra 3 ay konuştuğumuz olaylar oluyor. bunlardan en sonuncusu tam da benim kanepede uyuyarak sonlandırdığım geceydi- ya da sabah mı demeliyim, çünkü ben uyurken 5 olmuştu saat. hepsi s.'in suçu, ben 'gidelim' diyorum yarım saatte bir, o bana 'erken ya daha 2 buçuk biraz sonra gideriz' deyip duruyor. meğer telefonunu yere düşürmüş -atmış aslında- saat ayarları sıfırlanmış, saat aslında 4buçuk, otobüsler bitmiş. mahzen gibi bi yerde olduğumuz için de havanın aydınlanmaya başladığını bile farkedememişiz. nasıl kafalardaysak artık, o çocuğun birine yazıyor 'boşver eğleniyoruz yaee' diye; ben de isyan bayrağını çektim, gittim kanepenin birine kıvrıldım yattım. arada birileri gelip dürtüyor 'pışt uyuyo musun?' diye, tek gözümü açıp geri uyumaya devam ediyorum. allahtan arkadaşların partisiydi de dışarı atılacağımız bi durum yoktu. saat beş civarı durum: kızlardan birinin bilgisayarına bira dökülmüş, çalışmıyor, hepimiz ayrı bir kanepede sızmışız üzerimizde elbiselerle. 7'de ilk otobüs varmış, artık ona yetişip -tabii otobüste de uyuyup- eve gittim ancak. ha evde de 4 kişiyiz bu arada, evinden çıkan bi arkadaş benim odamda kalıyordu o zaman, 12 m2lik odada 2 yatak açınca adım atacak yer bile olmuyordu. zar zor, kızın üstüne basmadan kıyafetlerimi çıkarıp ancak attım kendimi yatağa. sonra 2ye kadar uyu.

bir hafta sonra tatilim başlıyor, 25 gün boyunca uyumayı düşünüyorum, ancak keser.

8 Haziran 2010 Salı

yurtdışında yaşamak


11.12.2009da yazmışım, burada da dursun

birbirinden bağımsız iki kişilik, birbirinden bağımsız iki hayat yaşar hale gelir insan bi yerden sonra. anılarınız, bahsetmeye kalkınca 'aş bunları yaa' diye nitelendirilir, ya da nasıl olsa anlamazlar diye konuşamazsınız. parçalanır teğellemeye çalışır tutturamazsınız. geride bıraktıklarınızı yaşadığınız hayata bir türlü entegre edemezsiniz. bazen hayal gibi gelir arkanızda bıraktığınız şeyler, telefonda birer sese indirgenir. ananeniz hastalandığında da yanında olamazsınız, en yakın arkadaşınız nişanlandığında da. hayat, geçici olduğu bilinen insanlarla paylaşılan bir şeydir artık, ne de olsa geçmişinizde dostum dediğiniz insanların geçtiğini görmüşsünüzdür. giden siz olunca unutanın da siz olacağınız varsayılır, oysa ki unutulan, ve hatta türkiye'ye dönüşlerde yüzüne bile bakılmayan olursunuz. sözler verilir ama siz gidince insanlar da sizden gider.

biraz dengesiz yaşamaktır, bunlar akla gelince ağlamak, sonra arkadaşlarla dışarı çıkıp hepsini unutmak.

---
geride bir şey bırakmayan bir insan, geri dönmek de istemez böylece.

27 Mayıs 2010 Perşembe

yastığın soğuk yüzü


hayattan kaçıyoruz hepimiz. televizyon karşısında, kitap kapağı arkasında, bilgisayar başında hayattan kaçıyoruz. pazartesiyi salıdan ayıran bir şey kalmamışken, sabah küfrederek yataktan kalkarken, hayat boğazımızda bir düğüm olmuşken kalan zamanı da kendimizden kaçarak harcıyoruz. yalnız evlerde ses olsun diye açılan televizyonlarla beynimizdeki sesi bastırıyoruz biraz olsun. yapmamız gereken işten kaçarken, sırf zaman boşa aksın diye anlamsızca bilgisayar ekranına bakıyoruz. akıp geçiyor da, sahi geçen hafta, ondan önceki hafta, ondan bir önceki hafta ne zaman bitmişti? bazen dizilerde, bazen uykularda mutlu oluyoruz. öngörülür bir gelecekte elle tutulur bir mutluluğumuz olmayacak çünkü. hiç bir şey yapmadan harcadığımız her anla daha da nefret eder oluyoruz kendimizden ama bu kısırdöngüden kurtulacak takatimiz de yok. kanepeden yatağa, yataktan kanepeye. yarının daha güzel olmayacağı gerçeği ölü toprağı gibi üzerimizde. böyle gidecek ve böyle bitecek işte, artık kendimizi kandıramıyoruz.

sizi bilmem ama ben kalan ömrümü uyuyarak geçirebilirim.

---
gökhan türkmen - biraz ayrılık

23 Mayıs 2010 Pazar

the catcher in the rye


yağmurlu olmayan günlerde - ki şu sıralar pek az - zamanımı böyle geçiriyorum. bisikletim, yere serdiğim bez, kitabım ve sırt çantam, pek mesuduz.

--
the cure- friday i'm in love

6 Mayıs 2010 Perşembe

foreign student's guide to lunch&dinner

hiç bir şey bunun çok güzel olduğu gerçeğini değiştirmez tabi :))
yemek alışkanlıklarım çok değişti burada. ha hiç bir zaman düzenli yemek yiyen biri olamadım malesef, ama evde anne zoruyla/ yurtta sıcak yemek çıktığından az çok bir düzen tutturmuştum. her şey benim elime bakınca kaos kaçınılmaz, zaten yemek de çoğu zaman 'mecburiyet'. misal günlerdir yemek adına mideme çubuk kraker, bagel, kruvasan girdi en çok. et zaten yemiyorum, kırmızı et çok çekerse canım istikamet mc donald's, tanesi 1 eurodan 2-3 cheeseburger. yiyecek kısıtlı olunca bıkkınlık da kaçınılmaz oluyor. haftada 3-4 gün balık yiyorum çoğu zaman, sonra bir an geliyor balığın (ya da tavuğun) düşüncesi bile midemi bulandırmaya yetiyor. zaten o balık-tavuk da çoğu zaman donmuş gıda oluyor. o zaman sadece sebze yediğim bir dönem başlıyor, ya da akşam yemeklerini kavunla-muzla/yoğurtla geçiştiriyorum. bir de her zamanki alışkanlığım 'potato chips as dinner' var, geçen dönem sınav zamanını sadece haribo altın ayıcıklar ve cips yiyerek geçirmeye kalkmıştım ancak 2. gün mide yanması ve cipsin bitmesi sebebiyle projemi ertelemek zorunda kaldım.

halbuki isteyince güzel yemek yapan bir insanım, ama tek başına yemek için yemek yapmak zor iş. başka biri için yemek yapma sabrım da en fazla 4 gün, 5. gün isyan çıkar o evde! bir de üstüne 'biochemistry of nutrition' dersi almış bir moleküler biyolog olduğumu düşünün, pehh pek bi işe yaramamış o ders. yine de ne kaç kalori diye sorarsanız cevaplarım :) işe yarar yaptığım tek şey çok su içip günlük vitaminlerimi almak sanırım. (bunun yanında doktor kontrollerimi geciktirmeyen obsesif bi insanım, bu yaşta ekg bile çekildim)

neyse, kimseyi ilgilendirmiyor ama en çok yediğim şeyler:
kısır
erişte/ spaetzle / makarna
italiano soslu somon
fish sticks
kalamar (her gün olsun her gün yerim)
yoğurtlu semizotu
zeytinyağlı fasulye
ekşili kabak yemeği
haşlanmış brokoli
haşlanmış karnabahar
tavuk sote
kremalı mantarlı tavuk
soslu hazır tavuk
chicken nuggets
poşette tavuk
milföy böreği (62den tavşan)
fırında patates
meksika fasülyesinden barbunya yapmış gibi davranmaca
bilimum sandwich/salata/meyve türevi

e şuncacık şeyi döndür dolaştır sen de ben de bıkarız, haksız mıyım yani?
---

iş bu entarinin tek yazılış amacı rapor yazmaya başlamayı geciktirmektir. gidim yemek yapim bari.

retrö rerörö: kiss- i was made for loving you

1 Mayıs 2010 Cumartesi

goodbye and i choke



yüzlerce kişinin olduğu amfi tiyatroda, dolunay bulutların arkasından çıkıyordu yavaş yavaş. içimden geçenler yüzüme yansıyordu ara sıra, yine de aya bakıp 'so romantic' dedim. öyleydi de, insana kendini kötü hissettirecek kadar güzeldi gece. tepeye çıkışımız bir saatten fazla sürmüş, arada yağmur çiselese de durmamıştık. yağmurdan değil ama terden sırılsıklamdı tişörtüm, yaldır yaldır rüzgar eserken emindim, kesin zatürre olacaktım. geceyi amatör havai fişeklerle, ateş jonglörleriyle, ve olay çıksın da biz de bir sene boyunca bunun dedikodusunu yapalım diye milleti sarhoş etme çabalarıyla geçirmiştik. geyik konuşmaların arkasındaki kaçamak bakışların farkındaydım, yine de bir şey yokmuş gibi bakıp gülümsemeye devam ettim. hava iyice soğuyunca, arkamızda portekizlileri ve dolunayı bırakıp dönmeye karar verdik. ağaçlardan sıyrılıp sokaklara ulaştığımızda, uzun süredir almanları çekiştiriyorduk. 'buraya geldiğimden beri depresyondayım' dedi, 'nasıl oluyor bilmiyorum, sebebini ya da nasıl geçeceğini bilmiyorum ama bir şey var işte'. 'anlıyorum' dedim, anlıyordum da, bir an çok mutluyken öbür an nasıl bu kadar üzgün olabildiğimin, nasıl kendimi iki ayrı hayatı yaşar gibi hissettiğimin sebebini ben de bilmiyordum. gece boyunca aklımdan geçenler korkutmuştu beni, bunları düşünebilecek duruma geldim mi yoksa geçici bir şey miydi, bilemedim. iki ayrı hayatımın birbirine karşı sorumlulukları var mıydı? o sorumlulukları umursamamaya hiç bu kadar yakın olmamıştım belki de. o anlatırken, neşesinin altına gizlediği hüznü üzmüştü beni. bir an aynıymışız gibi hissettim, o da uzakta birilerini özleyen biriydi sadece. bir buçuk saatlik yürüyüşün sonunda rahatlamıştı içim, yine de huzurlu bir uykunun kolları değildi beni karşılayan.
---
manga- cevapsız sorular
dishwalla- angels or devils
macy gray- i try
reamonn- star

24 Şubat 2010 Çarşamba

monochrome


çift psikolojisinde, birey olamama diye bir olgu var. genellikle ben 2+1, 4+1, 6+1inci insan olduğum için, çiftleri doğal ortamlarında gözlemleyebiliyorum :)

toplu bir ortamda, 'significant other'ı ile beraber olan insanlara bakın. a kişisi bir şey söyler, sevgilisi onu destekler ya da onun söylediğinden bir çıkarım yapar. tek başlarına bir konuşmayı yürütemezler. bu kişiler illa da yanyana/karşılıklı oturur. taze sevgililer ya da yeni evli çiftler masa altından, üstünden, kenarından elele tutuşur. özellikle kız kıza/erkek erkeğe değil de karşı cinsle de sevgilisinden bağımsız olarak oturup konuşabilen insana çok az rastladım. sonra akşamları illa beraber çıkılır, yemek ısmarlanacaksa önce sevgiliye danışılır...

sürekli yapışık gezen insanlar ayrılınca/ tek başlarına kalınca ellerini kollarını nereye koyacaklarını bile şaşırırlar. bir restorana girip tek başına yemek yiyemeyen, tek başına alışverişe çıkamayan insanlar gördüm. sürekli eşiyle/sevgilisiyle girdiği bir ortamda tek başına kalınca köşede eğreti duran, konuşamayan insanlar... genelde yalnız bir insan olarak garip geliyor bana bunlar, ne var tek başıma yemek yemede? ya da bir birey olarak her hangi biriyle her hangi bir konuyla ilgili görüşlerimi paylaşmada? ve hatta tanımadığım insanlarla tanışıp konuşmakta? heidelberg'in bir getirisi de bu oldu sanırım, tanımadığım insanlarla gerektiğinde muhabbet edebiliyorum kolayca.

yalnız başına güçlü duramayan insanları hep küçümsemişimdir. bilinçli yaptığım bir şey değil, saygı duyamıyorum açıkça. benlikleri yokmuş gibi geliyor, bir de dedim ya ezik duruyorlar. burdan sesleniyorum, çift olmaya alışmayın lütfen :)
---

her morning elegance

4 Şubat 2010 Perşembe

unuttuğum masallar


kuzenimin iki ingilizce kitabı vardı ben küçükken; hansel ve gretel, ve küçük deniz kızı. ben henüz okuyamaz, yazamaz ve tabii ingilizce bilmezken, onların resimlerine bakar dururdum. öyle bol renkli resimli kitapların olmadığı zamanlardı, nasıl acayip gelirdi bana o kitaplar. ışıl ışıl, kalın kapaklı, rengarenk. önce kuzenime anlattırırdım, bi şekilde ezberleyip kendi kendime anlatırdım sonra. unuttukça tekrar kuzene.

cadı vardı mesela küçük deniz kızı'nda, nasıl üzülürdüm her seferinde denizkızının sesini aldığında. hansel ve gretel'in pasta evini düşler, dünyanın bütün şekerlemeleri benim olsun isterdim. özellikle de hiç görmediğim şu kırmızı beyaz baston şekilliler.


yıllar sonra hansel ve gretel'i bir arkadaşıma anlatmaya kalktığımda 'şimdi uydurdun di mi bunu, yeme beni' demişti, ne dediysem bir türlü inandıramamıştım.

aklıma geldi öylece, güzeldi be çocukluğum.

---

bir de kardeşimin her gece uyumadan anlattırdığı bir masal vardı, ezberlemiştim anlatmaktan, bi insan bıkmaz mı hiç aynı masalı dinlemekten!

---
küçük deniz kızı: hans christian andersen
hansel ve gretel: grimm kardeşler
andersen'den masallar toplamasını okuyun, kurşun asker, kibritçi kız, ekşi elmalar, karlar kraliçesi, parmak kız, aklıma gelmeyen nicesi...

18 Ocak 2010 Pazartesi

the boy paradox


hayatımın erkeği diye bir bilog var, pek letafetli, pek eğlenceli. erkeklere harcadığı vakti ilme yatırsa mutfak aletleriyle atomu parçalayacağını iddia ediyor; ey okur her kadın için geçerli değil mi bu?

sözlükte de hali hazırda üstünde epeyce kafa yorulmuş bi konu var: hatunların efendi adam yerine piç tercihi. ben de bilime harcayacağım vaktin bir kısmını bu konu üzerinde değerlendireceğim:)
*yazar burada piç kelimesini 'çapkın, ortam çoçuğu ve güvenilmez' anlamında kullanıyor, iş bu yazıda da öyle kullanılacaktır. (mersin'de çok kullanırdık piç lafını ama ankara'da kullanan görmedim)
bir kere terminolojide hata var. kadınlar piç adamları değil, piç adamların o kadar insandan sonra durulup sadece kendilerini sevebilme ihtimalini severler. hepimiz behlül'ünü bekleyen nihal gibiyiz aslında. o yakışıklı, şeytan tüyüne sahip adamın bizi seçebileceğine inanmak istiyoruz. bir diğer mevzu da, behlül dururken beşir'e kim bakar tabii. düz adamı kim ne yapsın, heyecan istiyoruz!

piç adam, olur da bir ilişki içerisinde bulursa kendini, izleyeceği iki yol var, ikisinin sonu da terkedilmeye çıkıyor.

eğer erkek, 'artık ciddi bir ilişkim var, elimi ayağımı çekiyorum bu piyasadan' derse, zamanla dışarı çıkmayan, gittikçe kilo alan, sürekli mızmızlanan bir 'ev erkeğine' dönüşüyor, sıkıcı oluyor, içimizi bayıyor biz de kendisini sepetliyoruz. neden dışarı çıkmıyor? çünkü fark ediyor ki ortamlara akıp hatun kaldırmaktan başka uğraşı, öyle ortamlarda beraber takıldığı piç arkadaşlarından başka arkadaşı yokmuş.

diğer bir seçenekse onbeşbin kızla beraber olmaya devam edip; ev yemeği, huzur, saygınlık ve çocuk ihtiyacını göz önündeki ilişkisiyle karşılamaktır. ee her behlül'ün bir de bihter'i var. benim böyle her yola gelir bir arkadaşım var, sevgilisini aldattığı kızın evinde başka bir kıza mesaj çektiği rivayet edilir :) bu yola başkoyan erkek, durumunun aslında ortada olduğunu, yalnız kızın bir umut 'belki yola gelir' diye beklediğini bilmeli, netekim yola gelmezse ilişkinin süresi sabrın sonuyla doğru orantılı.

aslında belli bir durgunluk seviyesine gelene kadar piç adamla olan ilişkinin süresi efendi adamla olan ilişkinin süresiyle aynı. ikisi de bir süre sonra sıkıcı, 'ama sen beni sevmiyosooon' hallere dönüşüyor. geriye aynı soru kalıyor: 'peki kim lan bu hayatımın erkeği?'

---

efendi adam yerine piç tercih eden hatunlar için gelsin:
Alexander Skarsgård aka Eric Northman


bi de içimden geldi: bad things

17 Ocak 2010 Pazar

hey lyla!


kadınların bende kontenjanı var. aşk acısı çeken, hüzünlenen, iki kadeh atıp keyiflenen, sarhoş olup oradan oraya zıplayan, sevdiği yanında olunca gözleri parlayan kadınlar.
erkekler öyle değil mesela. hadi gönlüm acı çeken hiç bir insana dayanamaz ama, erkekler potansiyel 'domuz' kategorisinde benim için. pişmanlık içerisinde acı mı çekiyor? çeksin domuz!
halbuki kadınlar, hem birbirlerinin gözünü oyarlar, hem de hiç beklemediğin anda derdine ortak olurlar. kadın olduğumdan belki, ortak bir dilimiz var işte. erkeklerin de vardır, ben bilmem.
bildiğim şudur; gözünde ışıltı olan kadını alır, kalbimin bir köşesine koyarım.
gerçi gözünde ışıltı olan herkes kalbin bir köşesine koyulmaya değer ya...
yine de, kadınlar bende torpilli!


27 Ağustos 2009 Perşembe

wounded machines



geçen hafta bisiklet yolunda bisikletimi sürerken, tam köprü girişinde yolun ortasında kızın biri eğilmiş bisikletinin tekerine bakıyordu. sol taraf araç trafiği, sağ taraf ise yaya yolu olduğu için kızı sağlayayım dedim ama kaldırımın kenarına takılıp kendimi birden bisikletle beraber uçarken buldum. gözlerimin önünden film şeridi geçmedi ama her şeyi yavaş çekim yaşadım resmen. bisikletle beraber düştüğüm için bolca morluk, incinmiş bir sağ el bileği, yırtık bir pantolonla kaldım. insan böyle zamanlarda ne kadar kolay yaralanabildiğini ve aslında ne kadar kolay ölebileceğini anlıyor. birkaç saniye içinde olan bir olayın bu kadar zarar verebilmesi...

bir de bundan sonrası var, işte seyahat sağlık sigortası maceram:

diyelim ki bir yaptiniz bir hata ve anadolu sigorta'ya 6 aylik sigorta yaptirdiniz, olaylar su sekilde gelisiyor:

telefonda 6 aylik sigorta icin fiyat aliyorsunuz, subeye gittiginizde size soyledikleri fiyat telefonda soylediklerinin ustunde oluyor, siz "o kadar geldim mecburen yaptirayim" deyip sigortayi yaptiriyorsunuz.

uzun sureli sigorta yaptirirken size ilk soylemeleri gereken "sigortanin turkiye'den cikis yaptiktan sonraki 90 gun icin gecerli oldugu" iken sadece parayi alip "okuyun" diye elinize kitapcigi tutusturuyorlar. bu konuda "neden satin almadan arastirmadin, kitapcigi okumadin? senin sucun" savini reddediyorum, hizmet sunan bir kurum etik davranmak ve musterisini bilgilendirmek zorunda. sadece 3 ay icin gecerli olacaksa neden bosuna 6 aylik sigorta icin para odeyeyim ki? kendileri de bunu bildiklerinden bu maddeyi imzalanan poliçeye koymayıp sadece kitapçığa koyarak cinlik yapmaya calisiyorlar zannimca. ayrica 90 gunluk sigorta yaptirirsaniz da sadece 60 gun icin gecerli.

sonra sansiniza bu alti ay icinde turkiye"ye giris cikis yaparsiniz, ancak yeni yasa geregi yesil pasaportunuz ve oturma izniniz oldugu icin damga vurulmaz. (istege bagli sanirim) gun gelir, sigortanizin son ayinda bisiklet kazasi gecirirsiniz, kirik olup olmadigini anlamak icin doktora gitmek istersiniz, ancak once sigortanizin nasil isledigini cozmeniz gerekir. size verilen numarayi ararsiniz, durumunuzu anlatirsiniz, sigortanizin turkiye"den cikis yaptiktan sonraki 90 gun icinde gecerli oldugunu soylerler, turkiye"den cikis yaptiginizi ancak damganizin su su nedenden dolayi olmadigini soylersiniz, cevaplari "bizim boyle bir uygulamadan haberimiz yok" olur. neyse yine de bir sekilde sizi yurtdisi temsilcilerine baglarlar, size en yakin hastane bildirilir, doktora gidersiniz.

burada bitmez, cunku doktora gittiginizin ertesi gunu sizi sabahin korunden oglene kadar cesitli saatlerde arayip doktor raporunu yurtdisi temsilcilerine gondermenizi isterler. siz agriyan bacaginizla, kullanamadiginiz sag elinizle bir de bu islere kosturmaya calisirsiniz. sonra turkiye temsilcisine pasaportunuzun giris cikislari gosteren sayfasini faxlamanizi isterler, bi de onla ugrasirsiniz. tabii ki damga olmadigi icin bikac gun sonra tekrar ararlar, giris cikis yaptiginiza dair polis raporu isterler. lutfedip bu ilk doktor masrafini karsilamislardir ancak polis raporu olmadan bir dahaki masrafi karsilamayacaklardir, sigortanizin bitmesine bir hafta kaldigi icin "ooeehh" cekip rapor mapor almazsiniz. bir daha da anadolu sigorta"dan sigorta yaptirmaz, once sozlugu okursunuz.

buradan alinacak ders: giris cikis damganizi vurdurun, eski ucak biletlerinizi saklayin, benden uyanik olun imza atmadan kitapcigi okuyun. ha bir de bisiklet yolunda bile bisiklet surerken dikkatli olun, gerizekali birileri mutlaka yolunuza cikacaktir.

14 Ağustos 2009 Cuma

i don't wanna go where you don't follow


içinden nehir geçen şehirler en güzelleridir derler. hava maviden laciverte dönerken, şehrin ışıkları suya vurduğunda nehir kıyısındaysanız en romantiklerinden de olabiliyor aynı zamanda. prag'ın bana hissettirdiği şey ağır bir hüzündü, bu kadar romantik bir şehirde yalnız olmanın hüznü, mideme oturan bir garip taş. yıllar önce bir gece, başka bir nehir kıyısında, ayışığında nemli çimlere uzanıp aynı şeyi düşünmüştüm. yalnız olmak için fazla romantik bu şehirler, yine de mutlu olmak içinse tam kıvamındalar.

---

blogumun adını da jupiter'in gezileri yapayım bari. ben buralarda yokken prag'a, freiburg'a, titisee'ye, burg eltz'e gittim; bazen saçlarımda yaz meltemleriyle bazen yağmurla dolaştım, bugün labdan dönerken yolumu uzattım biraz nehir kıyısında oturdum, huzurumu buldum da döndüm.

fon müziği olarak bu böyle dinleyip geçmiş yaz günlerine dönebilirsin sen de.

14 Temmuz 2009 Salı

La vita è bella: milano & venezia


The road goes ever on and on
Down from the door where it began.

Now far ahead the Road has gone,

And I must follow, if I can,

Pursuing it with eager feet,

Until it joins some larger way

Where many paths and errands meet.

And whither then? I cannot say.

The Road goes ever on and on

Out from the door where it began.

Now far ahead the Road has gone,

Let others follow it who can!

Let them a journey new begin,

But I at last with weary feet

Will turn towards the lighted inn,

My evening-rest and sleep to meet.


üç gün için bile olsa tüm yorgunluğuna değen, içime yaşama enerjisini yeniden dolduran bişey yaptım, italya'ya gittim. ucuz havayolu ryanair sağolsun; heidelberg- frankfurt hahn 2 saat, frankfurt- bergamo 1 saat, bergamo- milano 1 saat, yere adeta çarparak inmenin heyecanı paha biçilemez! dönüşte de korktum ama tek parça inebildik.

komik olan, beynimde benim için yabancı dilin almanca demek olması. 'etrafımdaki insanlar hiç bir fikrimin olmadığı bir dil konuşuyorlar ve ben anlamıyorum, demek ki almanca konuşmalıyım' diye düşünmeye başladım farkında olmadan ve birden kendimi almanca cümle kurmaya, bolca entschuldigen ve danke demeye çalışırken yakaladım. sonradan öğrendiğim kelimeler: cinque, grazie!

milano tam bir açıkhava alışveriş merkezi. daha havaalanında erkeklerin kıyafetleri belirgin biçimde stil sahibi olmaya başlamıştı, gidince gördüm ki daha da ağız sulandıranları varmış. genel trend slim fit takımlar, duble paça pantolonlar, mavi kolları kıvrılmış gömlek altına bej keten pantolon/şort, belki lacivert ceket. tabii ince uzun bir vücutla kombinlenmiş halde. kadınlar 7/24 topuklu ayakkabılı, bakımlı. kuzenim sağolsun kendileri üzerinden sosyal çıkarımlar bile yaptı: türkiye'de kadınlar evlendikten sonra kendilerini salıyorlarmış, bu erkeği kandırmakmış bir anlamda! sen evliliğin bütün fiziki ve manevi sorumluluğunu kadının üstüne yıkarsan olacaklardan şikayet etmeye hakkın olmaz beyim! milano çok keyifliydi, kuzenimle birebir zaman geçirmeyeli çok olmuştu, özlemişim. sokaklarda yürüdük bol bol, kafelerde oturduk, ben gelen geçene baktım o 'çok dik bakıyorsun' dedi, ben yakışıklı garsonların fotoğraflarını çektim o sildi. alışveriş yaptık tabii ki, ne aldın derseniz: badminton topu! ve tabii bi tunikle güneş gözlüğü. yanınızdaki mimar olunca milano'nun mimarisi hakkında bikaç ipucu alırsınız sanıyorsunuz ama nerdee! Ben gördüğümü söyleyeyim, genel olarak roma etkisi var binalarda, hepsi haşmetli, giriş katları yüksek, binalar almanya'dakilere göre daha çok katlı ve iklimin etkisi olsa gerek balkonlu taş binalardan bolca var. eski şehir yapısını koruyup onu modernleştirmeleri çok hoşuma gitti, bakıyorsunuz tarihi bir taş binada dolce&gabbana var, yanında da bir müze. kısa da olsa milano'yu 'yaşayabildim', sadece ana caddelerinde değil arka sokaklarında da yürüdüm, kaldırımında oturdum, kitapçısına girip dergi karıştırdım, ve tabii sinekleri tarafından ısırıldım!


milano duamo



venedik'e gitmek için sabah 6'da kalkıp 7:25 trenine bindik, 11:30'da venedik'teydik. daha trenden başlayan bir kalabalık vardı, venedik'se turist istilasına uğramış gibiydi. herkes kanallarını över, 'çok romantik' der venedik için ama benim nefesimi kesen san marco meydanı'nın denize açıldığı yer oldu. muhteşem yapıların arasından geçip denizi görmek, köprünün birinde durup tuzlu deniz kokusunu içime çekip rüzgarı tenimde hissetmek bambaşkaydı. tümüyle çok güzel olan bu şehir böylelikle benim en güzel şehirler listemde brugge'ü geçip birinci sıraya oturdu. yine de doyamadım venedik'e, kendimi şehirlilerin yerine koyup turistlere sinir oldum, o kadar kalabalık, o kadar yüzeysellik yakışmıyor bu şehre kesinlikle. dönerken ara sokaklardan yolumuzu bulmaya çalıştık, biraz kaybolduk biraz dinlendik ama trenimize yetiştik. trende kendimizden geçtik, akşam eve döndüğümüzdeyse ancak yemek yiyip- duş alıp kafamda havluyla uyuyakalabildim.



duamo'dan san marco'ya bakış


piazza san marco


dönüş yolunda hüzünlendim, nostalji olsun diye barok müzikleri dinledim, shuttledaki emekli olunca gezesi gelmiş 60 yaş üstü alman teyzelere gıcık oldum, gecenin 2sinde bile susmak bilmediler, eve döndüm, uyudum, hiç uyanmayayım bu rüya hiç bitmesin istedim. venedik'e az turistli bir zamanda, sokak sokak dolaşmak, kaldırımında oturmak, şehri yaşamak için tekrar gitmeye karar verdim.

---
ben 'keşke sen de olsaydın' dedim, o sustu.