14 Temmuz 2009 Salı

La vita è bella: milano & venezia


The road goes ever on and on
Down from the door where it began.

Now far ahead the Road has gone,

And I must follow, if I can,

Pursuing it with eager feet,

Until it joins some larger way

Where many paths and errands meet.

And whither then? I cannot say.

The Road goes ever on and on

Out from the door where it began.

Now far ahead the Road has gone,

Let others follow it who can!

Let them a journey new begin,

But I at last with weary feet

Will turn towards the lighted inn,

My evening-rest and sleep to meet.


üç gün için bile olsa tüm yorgunluğuna değen, içime yaşama enerjisini yeniden dolduran bişey yaptım, italya'ya gittim. ucuz havayolu ryanair sağolsun; heidelberg- frankfurt hahn 2 saat, frankfurt- bergamo 1 saat, bergamo- milano 1 saat, yere adeta çarparak inmenin heyecanı paha biçilemez! dönüşte de korktum ama tek parça inebildik.

komik olan, beynimde benim için yabancı dilin almanca demek olması. 'etrafımdaki insanlar hiç bir fikrimin olmadığı bir dil konuşuyorlar ve ben anlamıyorum, demek ki almanca konuşmalıyım' diye düşünmeye başladım farkında olmadan ve birden kendimi almanca cümle kurmaya, bolca entschuldigen ve danke demeye çalışırken yakaladım. sonradan öğrendiğim kelimeler: cinque, grazie!

milano tam bir açıkhava alışveriş merkezi. daha havaalanında erkeklerin kıyafetleri belirgin biçimde stil sahibi olmaya başlamıştı, gidince gördüm ki daha da ağız sulandıranları varmış. genel trend slim fit takımlar, duble paça pantolonlar, mavi kolları kıvrılmış gömlek altına bej keten pantolon/şort, belki lacivert ceket. tabii ince uzun bir vücutla kombinlenmiş halde. kadınlar 7/24 topuklu ayakkabılı, bakımlı. kuzenim sağolsun kendileri üzerinden sosyal çıkarımlar bile yaptı: türkiye'de kadınlar evlendikten sonra kendilerini salıyorlarmış, bu erkeği kandırmakmış bir anlamda! sen evliliğin bütün fiziki ve manevi sorumluluğunu kadının üstüne yıkarsan olacaklardan şikayet etmeye hakkın olmaz beyim! milano çok keyifliydi, kuzenimle birebir zaman geçirmeyeli çok olmuştu, özlemişim. sokaklarda yürüdük bol bol, kafelerde oturduk, ben gelen geçene baktım o 'çok dik bakıyorsun' dedi, ben yakışıklı garsonların fotoğraflarını çektim o sildi. alışveriş yaptık tabii ki, ne aldın derseniz: badminton topu! ve tabii bi tunikle güneş gözlüğü. yanınızdaki mimar olunca milano'nun mimarisi hakkında bikaç ipucu alırsınız sanıyorsunuz ama nerdee! Ben gördüğümü söyleyeyim, genel olarak roma etkisi var binalarda, hepsi haşmetli, giriş katları yüksek, binalar almanya'dakilere göre daha çok katlı ve iklimin etkisi olsa gerek balkonlu taş binalardan bolca var. eski şehir yapısını koruyup onu modernleştirmeleri çok hoşuma gitti, bakıyorsunuz tarihi bir taş binada dolce&gabbana var, yanında da bir müze. kısa da olsa milano'yu 'yaşayabildim', sadece ana caddelerinde değil arka sokaklarında da yürüdüm, kaldırımında oturdum, kitapçısına girip dergi karıştırdım, ve tabii sinekleri tarafından ısırıldım!


milano duamo



venedik'e gitmek için sabah 6'da kalkıp 7:25 trenine bindik, 11:30'da venedik'teydik. daha trenden başlayan bir kalabalık vardı, venedik'se turist istilasına uğramış gibiydi. herkes kanallarını över, 'çok romantik' der venedik için ama benim nefesimi kesen san marco meydanı'nın denize açıldığı yer oldu. muhteşem yapıların arasından geçip denizi görmek, köprünün birinde durup tuzlu deniz kokusunu içime çekip rüzgarı tenimde hissetmek bambaşkaydı. tümüyle çok güzel olan bu şehir böylelikle benim en güzel şehirler listemde brugge'ü geçip birinci sıraya oturdu. yine de doyamadım venedik'e, kendimi şehirlilerin yerine koyup turistlere sinir oldum, o kadar kalabalık, o kadar yüzeysellik yakışmıyor bu şehre kesinlikle. dönerken ara sokaklardan yolumuzu bulmaya çalıştık, biraz kaybolduk biraz dinlendik ama trenimize yetiştik. trende kendimizden geçtik, akşam eve döndüğümüzdeyse ancak yemek yiyip- duş alıp kafamda havluyla uyuyakalabildim.



duamo'dan san marco'ya bakış


piazza san marco


dönüş yolunda hüzünlendim, nostalji olsun diye barok müzikleri dinledim, shuttledaki emekli olunca gezesi gelmiş 60 yaş üstü alman teyzelere gıcık oldum, gecenin 2sinde bile susmak bilmediler, eve döndüm, uyudum, hiç uyanmayayım bu rüya hiç bitmesin istedim. venedik'e az turistli bir zamanda, sokak sokak dolaşmak, kaldırımında oturmak, şehri yaşamak için tekrar gitmeye karar verdim.

---
ben 'keşke sen de olsaydın' dedim, o sustu.


8 Temmuz 2009 Çarşamba

gönlümüz kuş gibiydi dostlar, dünyaya kanat açardık

gittiğim bir yere bir daha gidememe fikrini sevmiyorum. 'kaç baharımız daha kaldı?' demek gibi bir şey benim için, ihtiyarlık kokuyor. ki zaten 'şurayı da görmüş olalım' diye rehber eşliğinde yapılan yolculuklar bana göre değil; elimde harita, sokaklarına gire çıka, kaybola kaybola tanımalıyım ben bir şehri. yollarında bisiklet sürmeli, ayaklarım şişinceye kadar yürümeliyim. belki biraz flört etmeli, şehrin havasını üstüme sindirmeli, yağmurun yağışını ya da akşam güneşini sevmeliyim. yaptığım her şeyi 'onunla da yapmalıyım bunu' diye yaşamalı, bir dahaki sefere kalmak için pansiyonları not etmeliyim. mesela brugge'deki o pansiyonda bir kere daha kahvaltı yapmalıyım! bir şehri yavaşça tanımalı, alışmalı ve unutmalıyım... bir dahaki sefere hatırlamak üzere.

bilimikliği bir kenara bırakırsak, ülkelerarası serbest ve ucuz dolaşım burada olmamın esas nedenlerinden biri. ve sen bunu okurken ben milano ve venedik'e aşık olmaya gidiyorum, sırtımda bir çantayla.

5 Temmuz 2009 Pazar

the tender war


dün enstitüde 'get together' vardı. önce ben dahil herkes sunum yaptı projeleriyle ilgili, sonra gelsin barbekü. epi topu 1 slidedan ibaretti sunumum ama o kadarcık şey için bile panik yapmayı başardım. sunumdan sonra bi grubun post doc.u geldi 'bunu bizim proteinlere de yapabilir miyiz' diye sordu, anladım ki ilgilerini çekebilmişim.

barbekü sırasında başarılı bir kadın hocayla sohbet etme fırsatımız oldu, ki kendisine nobel alabilir gözüyle bakıyorlar, doktorası sırasında 2 first author makale yayınlamış bir de bebek sahibi olmuş. doktora sırasında çocuk sahibi olmanın başına gelen en iyi şey olduğunu söyledi bir de: daha disiplinli ve düzenliymiş artık! bizim hocaya sorarsan da (2. çocuklarını bekliyorlar) kesinlikle doktorada çocuk sahibi olunmamalı. herkesin kendine belirlediği bir yol var ama f. ile konuşmak benim açımdan iyi oldu, uzunca bir süredir kariyer- aile- çocuk beraber yürür mü, yürürse ne kadar yürür merak içindeydim, canlı bir örnek görmüş oldum. daha aile- çocuk ne kafanı karıştırıyor diyebilirsiniz ancak kariyer planlamasını özel hayat planlamasından bağımsız yapmak imkansız. almanya'ya gelerek düzenli bir ilişki yaşayamayacağımı kabullenmiş oldum. master yaparım, sonra doktora yaparım; doktorayı da artık almanya'da yapmam ingiltere'ye falan giderim, sonra post-doc.a da amerika'ya belki diyorum ancak bu kadar seneyi de yalnız başıma geçirmek istemiyorum sanırım. bu yüzden kariyer planım şöyle: masterdan sonra evlenirim, doktoranın sonuna doğru ilk çocuk, ilk post doc.tan sonra 2. çocuk :) ortada fol yok yumurta yok halbuki.

bütün bunların arkasındaki hissiyat nedir diyenler için de murathan mungan konuşsun:

bir gün bir eski sevgilimle konuşuyorduk. "en çok neyimi özledin?" dedim, neredeyse hiç düşünmeden "göğsünde uyumayı" dedi, "bir daha kimsenin göğsünde seninle olduğu gibi uyuyamadım..." aslında doğal olanı bu: kendini kaptırmak. kendini kaptırmamak, sonradan öğrendiğimiz bir deneyim bilgisi. ne yazık ki yaş ilerledikçe, deneyim bilgisi, iç bilgilerin önüne geçmeye başlıyor. daha kontrollü, daha denetimli oluyorsun, kalbini esirgemeye başlıyorsun. bu tabii hazin bir şey. aşk, öğrenilmeye başlıyor... şimdi karşıma çıkacak biriyle mesela yaşayacağım aşk, farklı olacaktır. ben kıymet bilecek yaşa geldim. sadece hayatıma alacağım sevgilinin değil, dostlarımın, her şeyin fazlasıyla kıymetini bilen bir adamım artık. gençlikte hoyratça harcıyoruz bazı şeyleri, "yaaa madem öyle, bitti o zaman bu iş!" diyoruz, şimdi o lafı o kadar kolay etmiyorsun. "kapı açık, arkanı dön ve çık!" şarkısını, o kadar kolay söylemiyorsun. o kadar kolay ajda pekkan olamıyorsun! "bunu yarın konuşalım" demeyi öğreniyorsun. çünkü aslında sadece aşk değil, hayata ait dünyada çok az şey olduğunu anlıyorsun. bütün dünya, bir avuca sığacak kadar şeye indirgeniyor. gençken daha fani ve tali şeylerin peşinde oluyorsun. mesela laf oturtmaya bayılıyorsun, birinin ağzının payını vermek senin için bir güç göstergesi haline geliyor. bir yaştan sonra böyle şeylere tenezzül etmemeyi öğreniyorsun. yaşamı bir kendini oldurma, kamil olma süreci olarak görüyorsun. ben öyle görüyorum... hayatta insanı ilk anda çarpan güzellikler vardır, çok güzel bir kadın görürsün mesela, çarpar seni, ama kimse hayatının sonuna kadar o çarpılmayla kalamaz! ama bir adam görürsün, yavaş yavaş demlenirsin baktıkça. ilişki de işte böyledir, demlendikçe güzelleşir.



işte ben de bir şekilde yanımda sevdiklerim olmayınca hayatımın çok da anlamlı olmadığını anlamaya başladım. sevdiklerin için bir şeylerden vazgeçmek, onlarla birlikte olabileceğin kararlar vermek kendinden taviz vermek değil aslında. kendini kaptırmanın da, özveride bulunmanın da ayrı bir tadı var. gerçi sen ne kadar kendini kaptırmak istesen de karşındaki istemedikçe olmuyor ama...