26 Haziran 2008 Perşembe

m.y.

ne kadar yabancı, ne kadar uzak bana şimdi sana ait olan her şey. sözlerin bayağı ve samimiyetsiz geliyor artık, bir zamanlar güvenle yaslandığım omzunda başka biri varken, hissettiğim ne haset ne nefret, sadece tiksintiyle karışık bir yabancılaşma. belki de gözümde pembe gözlükler olmadığından artık, sahi hep böyle miydin sen? ne anlam ifade edebilir ki daha önce binlerce kere tekrarladığın sevgi sözcükleri, başka birine söylesen de, tekrarlana tekrarlana ucuzlaşmış birer klişe. herkesin aşkı en büyük aşk, herkes herkesin canı ciğeri, birtanesi. bu senin en büyük aşkın öyle mi? her seferinde öyle olmaz mı? eski sevgileri yem yaparken yeni sevgiliye, için için yediğin aslında ruhun. baktıkça şaşırıyorum, 'ortak bir geçmişe sahip miydik biz' diye, ve midemin bulantısından başka bir şey gelmiyor elimden.

11 Haziran 2008 Çarşamba

elveda gülsarı


elveda ilkokul çağım, elveda trt fm’de babamla arkası yarın 'elveda gülsarı' dinleyip kapanışında çalan greensleeves olduğunu bilmeden aşık olduğum ezgi, elveda cengiz aytmatov. benim için 'bizim oralardan' bir izdin hep.

to be or not to be: obesity vs anorexia



özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında hastalık olarak görülmüş, şişman olanlar bi şekilde temel toplumsal ihtiyaçlarından mahrum bırakılmış, kenara itilmişlerdir. günümüzde ise, şişmanlık farkındalığı ve kabullenmesi olarak adlandırabileceğimiz, şişmanlara daha toleranslı davranma başgösterdi, ancak tam tersine zayıflara ''çok zayıf, kesin hasta, anoreksik'' yaftaları yapıştırılıyor. italya'da moda haftalarında 34 beden mankenlerin genç kızlara kötü örnek olması sebebiyle boykot edilmesi bunun başlangıcıydı.

ancak bir bilim insanı ve son zamanlarda obezite üzerine araştırma yapan biri olarak söylemeliyim ki, hastalık ile bir insanın metabolizmasının, kemik yapısının toplamı olarak oluşan görünümünün ayrımına varmak gerek. obezite ve anorexia vücuttaki mutant hormonların /genlerin yanı sıra beslenme alışkanlıkları ve bedensel aktiviteler sonucunda oluşmakta. deneylerde, vücudunda beslenme ve enerji mekanizmalarında görev alan proteinleri mutant olan ve potansiyel obez olabilecek farelerin, düzenli beslenmeyle obez olmadıkları kanıtlanmış. ancak, insanlara doğru beslenme ve doğru egzersiz yollarını öğretmek ve toplumu bununla ilgili bilinçlendirmek yerine, obeziteyi (ki amerika'da obezite için yeni çağın kanseri denmekte) ya da daha doğru bir deyimle aşırı kiloluğu meşru kılacak, ancak zayıflığı kötüleyecek yöntemler seçilmekte. bence bu da toplumu ikiye bölmenin yollarından biri.

bilinçli olarak kusarak, psikolojik ya da hormonal nedenlerden dolayı anoreksik olmak başka bir şey, düzenli beslenerek ve spor yaparak, ya da hızlı bir metabolizmadan dolayı zayıf olmak başka bir şey. o yüzden zayıfları anoreksik diye yaftalama modası en az şişmanlara vebalı gibi davranılması kadar mide bulandırıcı. normalde zayıfsanız, kendi bedeninizi tanıyor ve kilo aldığınızı, metabolizmanızın değişmeye başladığını hissedip ''yaa kilo aldım ben'' diyorsanız, ''şuna bak kilo almışmış kime diyosun sen be'' diye cevaplar almak bir o kadar da can sıkıcı. çünkü türkiye'de insanlar kendi bedenlerini tanımak yerine, kendilerini başkalarıyla karşılaştırarak zayıf/şişman/çirkin/güzel oldukları kanısına varıyorlar. ve karşılarındaki insanı bir şekilde ezerek tatmin edebiliyorlar kendilerini ancak. buna yine normalde zayıf olan biri kilo alınca ''götün kocaman olmuş'' demek de dahil.

ha şişmanlar bunu yıllarca çekti, biraz da zayıflar çeksin de diyebilirsiniz. modern yaşamın gereği zannettiğimiz ancak reklamların sürekli zihnimize pompaladığı kadın imajı var yıllardır bir yanda da. bu yüzden bütün o botoxlar, 34 beden olucam diye yapılan şok diyetler, yaz sezonu bitince geri alınan kilolar. ve bunların yanında bu resme uymayan insanların aşağılanması, aşık olma haklarının bile ellerinden alınması. ancak dediğim gibi bütün bunların arkasına saklanmak çare değil, çünkü şişmanlık yaşlanmayla beraber eklem yıpranması, kolesterol ve kalp rahatsızlıklarını da beraberinde getiriyor. ortaokul yaşlarındaki bir çocuğun kola içerek aldığı haftalık şeker miktarı orta boy bir kavanozu doldururken, ya da hayatımızda dürüm adana yanında diyet kola içip, ''ay şekerim su içsem yarıyor ne yapayım'' diyen insanlar varken hala, bunların arkasına saklanmak komik geliyor.

hastalıkla, sudan sebepleri bir kenara ayırıp, kendi bedenlerimizle barışmanın vakti geldi. çünkü ancak sağlıklı vücut, kaç kilo olursa olsun güzel ve verimli.


http://www.independent.co.uk/...sed-to-it-802611.html

ankaralıların alışveriş merkezleriyle imtihanı


pıtrak gibi çoğalsalar da, oeehh dedirtseler de görünen o ki ankaralı'ların sevdiği bir imtihan çeşididir. istisnasız her hafta sonu bir alışveriş merkezi gezerek, ve hatta bebeklerini gezdirerek imtihanı 'pekiyi' ile geçtiklerini sanıyor bu insanlar. ankaralı'ların bitmez tükenmez stresinin ana kaynağı bu alışveriş merkezleri bence, bütün gün dolaşıp statik elektrik yüklenip dönüyorlar evlerine, sonra da açıp televizyon izliyorlar. tüm hayatları bundan ibaret olan insanlar bir de ankara'yı sevmiyorum diyince kızarlar di mi? oysa ne güzel bir hayat var ankara'da, doğayla buluşan yeni bir alışveriş merkezleri bile var, ne hoş(!)

eski sevgilinin ölmesi

sevgilinin eski sıfatı aldığı günlerden sonra sık sık düşünülür. konuşmuyorsunuzdur, ama içinizde kırık dökük bir şeyler vardır işte. bilirsiniz ki onda da vardır. onca zamanı, hatırayı bir yere sığdıramaz, mektupları yırtıp atamazsınız. zaman zaman ''ya ölürse'' diye düşünürsünüz, yüreğiniz ağzınıza gelir. bildiniz, hala seviyorsunuzdur onu. düşüncesi bile gözlerinizi doldurur ölümün, tabutu başında haykırdığınız anlar gelir sanki gözünüzün önüne. böyle zamanlarda eliniz telefona gider, arayamazsınız. ya da belki arar, dostça bir iki kelam eder, iyi olduğunu bilip, bir iç çekip kaparsınız telefonu, aranızda aşılamaz duvarlar.

zaman geçer, devran döner, daha rahat konuşup şakalaşmaya başlarsınız. belki yeni sevgililerinizi anlatırsınız birbirinize. yalnız böyle başlayan her konuşmanın sonu kalp kırıklığıyla sonlanır, hala unutamamışsınızdır onu. hayır, eskisi gibi de sevmiyorsunuzdur, ama o kekremsi tad var ya ağzınızda, o simsiyah eder dilinizi.

biraz daha zaman geçer, belki uzun uzun yıllar, artık telefonda konuşamaz olmuşsunuzdur. eski dosttur diye açılan her telefonun sonu, artık çok uzak noktalara düştüğünüzü gösterir biçimde tartışmalarla sonlanır. aklınıza gelir geçen yıllar, yine ''öldüğünde ne yaparım'' diye düşünürsünüz, fark edersiniz ki artık elinizden bir hayır duası okumaktan başka bir şey gelmez.

tebrikler, bir aşkı öldürmüşsünüzdür.


başı açık iki kadından biri hayat kadınıdır*

*ismi bilinmeyen bir öğretim üyesi


kendimce türkiye'nin muhafazakarlaşmasına karşı çıkışımın başında gelen nedendi bu gibi sözlerin eninde sonunda söylenecek olması. türbana saygı duyulmalıdır evet, ancak türbanlılar da türban takmayanlara saygı duymalıdır. onları hayat kadını gibi sözlerle aşağılamaya artık söyleyecek söz bulamıyorum, pes!

bu artık ne dinine uygun davranmak, ne kişisel haklarını korumaktır. bu türban takmayanları 'diğerleri' ilan ederek düpedüz suçlamak, hedef göstermek, toplum içinde sindirmeye çalışmaktır.
ayrıca bunu söyleyen adamın müslümanlığı anladığından şüphe ediyorum ben, ve malesef türk milletinin din anlayışı bu adamınkine benzemekte giderek.

ece temelkuran başını örtmeyen kadınların türbanlılar arasında ne hissettiğini yazmıştı bir ara. sanki suç işliyormuşsunuz gibi, ve hatta ucuz bir hayat kadınıymışsınız gibi baktıklarını yazmıştı. bu bakışın bu kadar aleni ilan edilmesi birşeylerin yanlış gittiğinin kanıtı. kimse kimsenin ne dinine ne dinsizliğine müdahale edebilir. ki başını örtmemek dinsizlik değil!


batı toplumunun sevgiyi yozlaştırması

''if we live in such a great and prosperous world, and we are living longer, better, and healthier than before, why are we so unhappy?''


tanımadığınız batılı insanlar arasında kaldığınızda fark edersiniz ki ''bizden adam olmaz'' dediğiniz sizden insan olmuştur da batılılarda sevginin yanında insaniyete değer bütün değerler körelmiştir. kendinizin farkına varmak ve karşınızdakinin sizin nezaketinizi, saygınızı hak etmediğini, dahası bunları anlamadığını görmek acılı bir süreçtir.

sevgi denen olguyu çoktan terk ettikleri aşikar ancak bizim saygı sandığımız şey araya set çekme, belli bir noktayı geçmeme ve geçirtmeme, insanların arkasından konuşma ama sizin de insan olduğunuz bilincini yitirerek konuşma, iş yerinde sizi partneri ve rakibi olarak belirleme ancak rekabetten psikolojik yıpratmayı anlamaktan ibarettir. bizde meziyet olarak görülen duygusallık, ince düşüncelilik, ekmeğin yarısını paylaşma onlarda sadece bir zaaf, zaaflarınızı aşağılama fırsatını da asla kaçırmıyorlar. zaten düşünceli bir insanın batı toplumunda kişiliğini koruyarak yaşaması imkansız; ya yıpranmayı ya da sertleşmeyi seçmek zorundasınız. *

tüm bunların arasında beni en çok kıran ise, batılı toplumlarda kişilerin bu tür duygulardan uzak, bihaber ve bırakın sizin yaptığınız inceliği anlayacak, tam tersi dalga geçecek şekilde yetiştirilmesi. kendinizi anlatma yollarınızın hepsi kapanıyor böylece. iyi, güzel ve doğru bildiğiniz her şey kötülenince, ve siz bunda mantıklı bir sebep bulamayınca boşluğa düşüyorsunuz.

ilginç olanı ise, bu kadar uzak gözüken insanların biraz içince tamamen değişmeleri. buna özel yaşamla iş yaşamını ayırmak diyenler olabilir ancak bunun asıl nedeni kişiliksizlik ve maskelerden ibaret olma bence. ayrıca ulu orta sevişmelerini de anlayamıyorum malesef, bu kadar mesafelilerse nasıl sokak ortasından beş dakikada adam kaldırabiliyor ve özel hayatlarını bu kadar göz önünde yaşayabiliyorlar? ve bunda insanlara saygı nerede?

düşünüyorum da, progesteron annelik duygusu aşılar ya hani, duyguların benzer olmasını beklersiniz insanlarda; işte o külliyen yalan. bütün genetik bilgime karşılık geliyor hayati bilgim, bakıyorum da artık insan olmamak yaşamı sürdürmeyi sağlıyor başarıyla. başarı herkese göre tartışılır ancak, survival of the fittest kuramına göre bu oyunda kazananlar artık biz değiliz; yıpranmaya ya da değişmeye mahkumuz.

----------------------------- modern batıya hoşgeldiniz.

hem evrim teorisine hem yaratıcıya inanmak

yanlış fiille kurulmuş bir cümledir. evrim teorisi biyolojik bilimlere dair bir konu olduğundan, ve bilimde herhangi bir şeye inanılmadığından; aksine dogmalardan mümkün olduğunca uzakta, eldeki verilere göre, bulgularınızın sizi götürdüğü yere kadar bilindiğinden, evrim teorisine inanılmaz, bilinir. nereye kadar? bildiğiniz yere kadar. ancak sizin evrimden anladığınız ''insanla maymunun ortak ataya sahip olması ve tanrının olmadığı'' ise, yok böyle bir şey kardeşim. elde edilen bulguları herkes kendine göre yorumlar ancak, evrim teorisinin karşısına yaradılış teorisini koymak kadar saçma bir şey olamaz. evrim dediğiniz şey iki olguyla da özetlenemez. biyoloji ve genetikteki hemen hemen her olgu evrimin var olduğu esasına dayanarak yorumlanmıştır. ancak bu evrim sizin sandığınız anlamdaki evrim değildir. ortalığı galeyana getirmeden önce bir araştırın, harun yahyanın kitaplarından başka kitaplar da okuyun, bilimde hangi noktada duruyor evrim bir bakın, ondan sonra hür iradenizle, bilimsel bir bakış açısıyla karar verin.
bunun dışında; evrime inanmak gerekli olmadığı gibi, tanrı'ya inanan insanları da yollarından çevirmeye çalışmak da saçmadır. dinler sonuç olarak ruhani anlamda kendini rahatlatma ve doğru yol olduğuna inanılan bir yolda yürüme değil midir? söz konusu yoga, budizm, kabala inançları olunca ne kadar trendy ne kadar cool oluyor değil mi? onlara laf yok ama, kitaplı dinlere inananlara hemen yobaz muamelesi yapılıyor. bir insan inandığıyla bildiğini ayırabiliyorsa, ve kimseye zarar vermeden huzurlu bir şekilde yaşayabiliyorsa kime ne onun inancından?
malesef sağduyumuzu ve ortak yaşama bilincimizi kaybettiğimiz günlerdeyiz. insanlarda birbirinin inancına, yaşayış şekline ne hoşgörü ne saygı kalmış.
ha bu arada, türbanlı genetikçiler de var evet, mini etekliler de. ama hiçbirimiz bölümde birbirimize çemkirmiyoruz. bizim bildiğimiz kadarını bilseniz, genetik mühendisliği diye bir lisans programı olmadığını bilseniz misal, ya da araştırsanız bir miktar yorum yapmadan önce; siz de bu kadar çemkirmezsiniz inanın.
bilim güzel şey, ancak insan olabilmek daha güzel şey.


---
23.11.2007

zerdaliler

unut gecen eski gunleri
bunca yil sonra nasilsin? la söz açılır önce,


ne sen soyledin derdini
ne ben sevdigime inandim' a gelir laf döner dolaşır,


boyandim gecenin karasina
artik kimse kiramaz beni
o kul gibi deniz,o sessiz kiz
kayip bir sandala binip gitti diye inat edersiniz; geçmişe dönüş yoktur sanki


anlardim aklindan gecenleri
sustukca konustuk sanki
sevdaymis meger bu icimizde
yillardir uyuyan diri ile çözülürsünüz birbirinize,

fincana kahve koydum gel

bugün seytana uydum gel


niyeti bozduğunuzun resmidir

sessizlik sensin geceleri...

altı sene bir kaç mısraya böyle sığarmış meğer.

---
altı sene yedi ay sonra..

elimde değil

‘gözlerinden sızan karanlıklar umrumda değil’ derken aslında o karanlıkların ne kadar umrunuzda olduğunu, ne kadar acıttığını hatırlatır. sonsuza dek sarılmak istediğinizin tek bir bakışıyla, sarılışıyla yetinmek zorunda kalmak; farkında olmadan, o bir anın aslında ömrünüze bedel olması, ve elde ettiğiniz edebileceğiniz tek şey olması; ''yalansan yalanı severim'' diyebilecek kadar gururdan ödün verebilmek, bir yalanı sevebilmek elinizde değildir işte. ah bir bilseydiniz son sarılışınız olduğunu, çözülür müydünüz hiç! ''dizime başını düşür uyu, korkular içimden aksın gitsin'' korkarak söylenir aslında.

yalnızım, yalnızız, yalnızlıklar;
elimde değil...