mazi kalbimde yaradır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mazi kalbimde yaradır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2011 Çarşamba

whole again


kapıdan içeri giriyorsun. uzun zaman olmuş görüşmeyeli. her seferinde olduğu gibi, bir elini kolunu nereye koyacağını bilememe durumu var. ''özlediğim adam bu'' ama o kadar zamandır dokunmamışsın ki. ayakkabılarının bağcıklarını çözüyorsun yavaş yavaş, ceketini asıyorsun portmantoya. hala geçmemiş üzerindeki becerisizlik hissi. ayakta duruyorsunuz öyle. gerginlik. o ana kadar neler birikmiş içinde, neler düşünmüşsün yol boyu, ağzını açıp tek kelime etmek bile zor geliyor. kafanı kaldırıp yüzüne bakıyorsun sonra, gözlerinin ifadesi değişiyor, alışılmış yabancılık hissi kayboluyor. yaklaşıp sarılıyor sıkı sıkı, bir süre nefes bile almadan sadece sarılıyor. kokluyor sonra derin derin, kokluyorsun, ağır hüzün karışık hep o kokuya. doya doya koklayıp öpünce dağılıyor ancak o hüzün, dilin çözülüyor. başını dizine yaslayıp konuşuyor da konuşuyorsun. durmak istediğin nokta burası, onun yanı. huzur bu, sevgi bu, özlem bu.

---

4 Temmuz 2011 Pazartesi

eski sevgiliden geriye kalanlar


yıllar geçer, eski sevgiliden bağımsız olarak içselleştirilir bu eşyalar. hediye edilen bluz, kolye, küpe; ilk başlarda büyük anlam yüklenen çoğu şey artık anlamsız ama yıllardır senin olan şeylerdir. çok uzun süre beraber olan insanların birbirlerinin hatıralarını sahiplenmesi gibi, nesneler de sahiplenilmiş ve yeni bir tarihe kavuşmuştur hafızada. çekmecede duran ve pekala ankara'da bir pazardan almış olabileceğin fular, o zamanki sevgilinin cunda'dan aldığı bir şey olabilir, üzerinde durup düşünmeden hatırlayamazsın. bazen yeni sevgili için kıskançlık objesi olur ama, nesnelere anlam yüklemenin bir anlamı yoktur.

---

25 Kasım 2010 Perşembe

i stumble, stumble down from what was mine

bayramlara dair en net hatırladığım şey, kat kat etekli renkli elbiselerimle dedemin kucağında bir prenses edasıyla oturuşum. her seferinde anlattığı masallar, sorduğu bilmeceler... dedemin ölmeden önceki zamanlarını hatırlamaya çalışıyorum, hatırlayamıyorum nedense. varsa yoksa kucağında oturup şımardığım bayramlar, babaannemin minicik yaprak sarmaları.

bayramda uzak olmak hüzünlü ama hüzün uzaklıktan mı yoksa ortada bayram olmamasından mı geliyor bilmiyorum. bayramlar hep bir sinir harbidir bizde oysa, babam sürekli geç kalıyoruz diye bize kızar, ben kesin daha banyo yapıp süsleneceğimdir, annem babama söylenir 'sabahın köründen akşama kadar dikiyosun bizi o evde' diye. evet, bildiniz annem zerre hazzetmez kaynanasından. yine de bayramdır işte, herkes toplanır, ne zamandır görmediklerin görülür, kuzenlerle dedikodu yapılır, erkenden kaçıp bi yerlere gitmenin yolları aranır. içinde olunca eziyet gibi gelen, olmayınca özlenen bir ritüel.

dedem vefat edeli yıllar oldu, babaannemse hastanedeydi bu bayram. babam bayram gecesini onun yanında geçirdi, bi garip işte. düşünüyorum, o da vefat ederse ne bayramda toplanılacak bi yer olacak, ne de bayramlaşılacak pek bi kimse. yine de, kendi bayramlarımızı yaratacağız ilerde...

---

9 Ağustos 2010 Pazartesi

die sonate vom guten menschen

almanca zor bir dil belki ama aynı zamanda fonetik ve anlamsal derinliği olan bir dil. bakmayın siz 'sevgilimle fransızca konuşurum, köpeğimle almanca' diyenlere, isteyince pek romantik bir dil de olabilir. belki almanları sevmiyor olabilirim, ama bu ülkedeki kültür zenginliğini, insanların acısıyla yoğrulan tarihini yadsıyacak değilim. son yüzyılda iki büyük savaştan geçmiş, kendi insanları arasına duvar örmüş bir ülke romantikler de çıkarıyor, hüzünlü şairler de.

bertolt brecht'i severim mesela ben, hayatıma girişi geç bir vakitte das leben der anderen'le olsa da. filmde erinnerungen an marie a. (marie a.'yı hatırlamak) şiiri geçer, bir dönüm noktasıdır insan hayatında, o sahnede çağıldayarak içinizden akar bu şiir. usulcadır, ama ağır hüzünlüdür bana göre.

an jenem tag im blauen mond september
still unter einem jungen pflaumenbaum
da hielt ich sie, die stille bleiche liebe
in meinem arm wie einen holden traum.
und über uns im schönen sommerhimmel
war eine wolke, die ich lange sah
sie war sehr weiß und ungeheuer oben
und als ich aufsah, war sie nimmer da.

brecht'in siyasi bir tarafı da var tabii, benim yeterince bilmediğim. bir de bugün bir şiir okudum rainer maria rilke'den:

lösch mir die augen aus: ich kann dich sehn,
wirf mir die ohren zu: ich kann dich hören,
und ohne füße kann ich zu dir gehn,
und ohne mund noch kann ich dich beschwören.
brich mir die arme ab, ich fasse dich
mit meinem herzen wie mit einer hand,
halt mir das herz zu, und mein hirn wird schlagen,
und wirfst du in mein hirn den brand,
so werd ich dich auf meinem blute tragen.

ki kendisi benim pek inanmadığım ve desteklemediğim 'ciğerleri parçalanırcasına aşık olmak' üzerine bir şiir yazmış, yine de etkileyici. 'kollarımı kır, yine de sana sarılırım' diyor.

das leben der anderen'den bir replikle bitirelim: bu muzigi duyan biri, yani gercekten duyan biri, kotu bir insan olabilir mi?


---

sanirim, her sey iyilesecek
alistigimiz zamanlar gecti
bir insanla
konusulabilir, dinler o
sevgi yeniden baslar
hersey eskisi gibi olur

yagmur goge geri doner mi?
yara
artik acimasa da

acir yara yeri.
---
çevirilerini vermiyorum, şiir dilinde güzel. isteyen google abiye sorsun.

1 Temmuz 2010 Perşembe

gone with the sin


almanya'daki ilk günümü hatırlıyorum. bol aktarmalı uzun bir yolculuktan sonra öğlen hostele yerleşmiş, yorgunluktan kafayı koyduğum gibi uyumuştum. bir 17 haziran pazarıydı. uyandığımda saatime baktım, 10:30 civarıydı; korktum, laba 9 da gidecektim güya. hava aydınlıktı, açık pencereden insanların sesleri doluyordu odaya; sonra fark ettim ki henüz pazar akşamıydı. böyle anlamıştım almanya'da güneşin yazları geç battığını- şans eseri hava yağmurlu değilse tabii. bugün fark ettim ki günler çoktan uzamış da kısalmaya başlamış bile- bahar uğramadı ya buraya, yazın bile bir ayı geçmiş, temmuz olmuş. hangi ara 2010 olmuş, hangi ara temmuz gelmiş derseniz, bilemem. dedim ya bahar gelmedi buraya, ekimden beri kış- belki sonbahar arada, 4 gündür de yaz. uzun kış içime çöreklenmiş, bilememişim, bugün bir uykudan uyanır gibi keşfettim. ben 12 m2lik odamdan çıkmazken aylar geçmiş. kendimi gittikçe daha koyu bir depresyona iterken bahar bir türlü gelmemiş. insanoğlunun üzüntüsünü bastırmak için yaptıkları ne çeşitli değil mi, içkiden kumara, romantik komediden dansa bir yelpazesi var. kendini çalışmaya vermek var mesela, dün yaptığım gibi gecenin 2sinde transfection yapmak için laba gitmek. ya da neşeli rolü yapmak var, insan ne de olsa bir süre sonra kendini de inandırıyor.

yazının akışında kayboldunuz sanmayın, benim düşüncelerim onlar, oradan oraya zıplıyorlar. ne diyodum, ha başlangıçlar ve sonlar. güçlenerek çıkıldığı sanılan sonlar. insan zamanla anlıyor, hiç bir şeye eskisi gibi üzülmediğini- üzülemeyeceğini. bu güçlenildiğinin göstergesi mi bilemiyorum, belki de kendimize bir noktadan sonra gizliden gizliye bir kaçış yolu belirlediğimizin, yavaş yavaş kalbimizi taşlaştırdığımızın göstergesi. artık eskisi gibi masum ve incinir olmadığımızın. bikaç sene önceki ben 'denizde daha çok balık var' diye düşünemezdi mesela, biliyorum. bir yandan acı çekerken bir yandan da mutlu olmazdı, ya da heyecanlanamazdı. ilk defa bir almanya akşamına uyanan kızdan çok uzaktayım, köklerinden kurtulmuş bir ağacım belki de. biraz taşlaşmışım, içim kurumuş belki , ama önüme bakıyorum. alt benliğimin benden habersiz yaptığı planlar varmış, onları uyguluyorum. ve onun bende sevdiği her şeyden adım adım uzaklaşıyorum.

---

4 Mayıs 2010 Salı

gel bari hayali yakın gel sokul


bahar geldi, odtü'de şenlik zamanı geldi, ben yine kendimi yeni türkü şarkılarına vurdum. iki gündür kesintisiz dinlerken, her biri bir değil bin anı canlandırıyor bende. içimi şenlikte olma arzusuyla dolduruyor; tıklım tıklım statta tek yürek, bir ağızdan şarkılar söylemekle. derya köroğlu'nun inatla konseri bitirmemesi, aşktan, hüzünden, mutluluktan sarhoş olmak. sonra çocukluğum geliyor aklıma, her dem yeni albümü zamanı. biz büyüyünce kirlenecek miydi dünya? aşık olduğum zamanlar, olmasa mektubun fonda. sonra herkesten uzak, kalp ağrısıyla yapayalnız geçirdiğim bir yaz, ne zaman dinlesem ağladığım bahar şarkısı. dolunaylı nehir kenarı gecelerinin soundtracki. geçen sene, ilk defa şenlik zamanı odtü'den uzakta, dönmek dinleyip gizli gizli ağladığım zamanlar. dönmek mümkün mü diye kendime sorup durmalarım. açelyanın aklıma hep ölümü getirmesi... birinin resmini çok sevebilme ihtimali.

bu senenin takıntısı bir çapkın dilenci, ondan hep aklımın kaçıp kaçıp gitme isteği.

dört bir yana esip giden
rüzgarlardan biri,
bir gece koynuna aldı beni

geniş kanatlarında açıldım denizlere,
yıllanmış ne günler bulup çıkardım derinde
bir yosun,
bir şarkı,
bir eski kayıkhane,
doğduğum şehri buldum
gittiğim her yerde

---
http://merrydrops.fizy.com/

18 Nisan 2010 Pazar

sinane

annanemle ben başbaşa kaldığımızda sıklıkla yaptırdığı bir şey var: 'hadi şunu arayalım, hadi bilmemne teyzeyi arayalım, hadi bilmemkim halayı arayalım hastaydı merak ediyorum'. 'annane kim o ben bilmiyorum numarasını' deyince zorla aratır buldurur bi de. numara bazen yanlış çıkar, bazen cevap vermez, nadiren açan olursa önce bir kendimi tanıtma faslından geçerim. 'ben gefo m'nin kızıyım, nasılsınız, annanem sizinle konuşmak istiyordu daaa..' yavrum alo derken sesi titrer hep, yorulur konusurken; bazen ağlar üzüldüğünde, kızarım ben de 'insanlara acılarını neden hatırlatıyorsun durup dururken!' diye. bazen de oyuncudur, evde kimse yokken misafirliğe gelmek isteyen birilerine telefonda sesini titretip 'hastayım yatıyorum' diyip yanıma 'oh be kurtulduk' diye gelmişliği vardır :)

televizyonda dekolteli birilerini gördü mü dayanamaz 'şunlara bak döşleri açık geziyolar, günah günah, puu' ya da 'utanmadan ağzından öpüyo, pis ağızdan öpülür mü böğ'. bir gün dayanamadım 'anane dedemi hiç öpmedin mi?' diye sordum. tööbe billah:) 'yok! öyle adet mi olurmuş, pis, öpülür mü ağızdan' dedi. biraz daha sıkıştırdım, ı-ıh. 'beş çocuğu nasıl yaptın o zaman?' diyemedim tabi :)

kısacası, yirim.

fotoğrafını da hiç çektirmez, eliyle yüzünü kapatır, 'niye çekiyosun benim çirkin suratımı?' der =)

6 Nisan 2010 Salı

that's the spirit!


ben aslında hayatımdaki sayfaları kapatamayan bir insanım. yok yok aslında domuz gibiyim, evet domuz. hayatında olduğum herkes beni aladağdan serin sanar, içimde fırtınalar koparken kılım bile kıpırdamaz, domuzluk dediğim bu. umrumda değilmiş gibi geçer giderim insanların üstünden, içimde kalır acısı. zaman geçer, acı da geçer belki ama unutmam, intikam da almam belki ama unutmam. zamanı vardır, gelecektir her şeyin; benim zamanım hep gelmiştir.

Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada,
bu köşecikte,

öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.

---
illustrasyon: nancy

17 Şubat 2010 Çarşamba

dalgalandım da duruldum

çok kızardı bunu görse, kardeşim

5-6 yaşlarıma dair bir kaset kaydı vardı evde, şimdi nerdedir bilemem. annem, babam, ben konuşup şarkılar söylemişiz. arada emel sayın'dan yağdır mevlam su çalmış, babam türk san'at musikisinden hatırlamadığım bir eser icra etmiş, bana şarkı söyletmek için türlü şebeklikler yapmışlar... küçük kurbağa'yı söylediğimi hatırlıyorum, ana sınıfına gidiyormuşum sanırım o zaman, sınıfta öğrendiğim yemek duasını okumuşum.

annem çalıştığı için bakıcılarla, kreşle, ana okuluyla geçti çocukluğum. bir gün annem kardeşimle beni aslında alt kalt komşumuz olan bakıcıya yolladı, ama yalvarmışız o gün ona gitme diye. 'siz gidin ben de çorabımı giyip geliyorum' dedi, biz usulca gittik tabi, oturduk bekliyoruz bekliyoruz annem gelmiyor! o gün herhalde büyük bir düş kırıklığıydı benim için.

kreşte bizi öğle uykusuna yatırırlardı, nefret ederdim o yüzden. güzel bir bahçesi, salıncakları vardı, bir ara çok hastalandığım için uzun süre bahçeye çıkamamıştım diye hatırlıyorum. gözümün önünde kopuk kopuk görüntüler var; yılbaşı arefesi bize küçük renkli kutular vermişler, sonra noel baba gelmiş hediyeler dağıtmış, bütün kız çocukları bebek alırken benim yürüyüp ışıklar saçan bir robotum olmuş herkes elimden almaya çalışmıştı çığlık çığlığa. bunun üzerine ben tabi noel babaya inanmaya başladım taa ki annemler 'biz aldık o hediyeyi, sana versinler diye verdik' deyinceye kadar. bir de salopetim vardı kreşteyken, çok çişimin geldiği bir gün askılarını çıkarmayı bir türlü beceremeyip altıma yapmıştım. (neymiş küçük çocuklara giydirilmeyecekmiş böyle şeyler)

anasınıfına annemin çalıştığı okulda devam ettim, şişman sarışın bir örtmenimiz vardı, çocuksun napıcan işte her gün hamurdan hayvanlar yapar, boyama kitapları boyarsın di mi? ben onların dışında bir de sınıftaki çocukları sopayla kovalardım, sonraları bu iş annemin öğrencilerini sopayla kovalama ve mahalledeki erkek çocuklarla kavga etmeye kadar vardı.

aklıma bin türlü görüntü üşüştü birdenbire ama sebeb-i yazım sözlükteki babaların çocuklarına söyledikleri şarkılar başlığı. benim babam hep türk sanat müziği parçaları söylerdi bana, bazen beraber söylerdik. belki de ondan çok severim zeki müren'i. babamaysa, her kız çoçuğunun olduğu gibi çok aşığım :)

müzeyyen senar, meftunun oldum
muazzez abacı, silemezler gönlümden

4 Şubat 2010 Perşembe

unuttuğum masallar


kuzenimin iki ingilizce kitabı vardı ben küçükken; hansel ve gretel, ve küçük deniz kızı. ben henüz okuyamaz, yazamaz ve tabii ingilizce bilmezken, onların resimlerine bakar dururdum. öyle bol renkli resimli kitapların olmadığı zamanlardı, nasıl acayip gelirdi bana o kitaplar. ışıl ışıl, kalın kapaklı, rengarenk. önce kuzenime anlattırırdım, bi şekilde ezberleyip kendi kendime anlatırdım sonra. unuttukça tekrar kuzene.

cadı vardı mesela küçük deniz kızı'nda, nasıl üzülürdüm her seferinde denizkızının sesini aldığında. hansel ve gretel'in pasta evini düşler, dünyanın bütün şekerlemeleri benim olsun isterdim. özellikle de hiç görmediğim şu kırmızı beyaz baston şekilliler.


yıllar sonra hansel ve gretel'i bir arkadaşıma anlatmaya kalktığımda 'şimdi uydurdun di mi bunu, yeme beni' demişti, ne dediysem bir türlü inandıramamıştım.

aklıma geldi öylece, güzeldi be çocukluğum.

---

bir de kardeşimin her gece uyumadan anlattırdığı bir masal vardı, ezberlemiştim anlatmaktan, bi insan bıkmaz mı hiç aynı masalı dinlemekten!

---
küçük deniz kızı: hans christian andersen
hansel ve gretel: grimm kardeşler
andersen'den masallar toplamasını okuyun, kurşun asker, kibritçi kız, ekşi elmalar, karlar kraliçesi, parmak kız, aklıma gelmeyen nicesi...

28 Haziran 2009 Pazar

we needed a lot of talent to grow old and not become adult


michael jackson benim için black or white demekti, çocuk aklımın hatırladığı ilk klip, 6 yaşındaymışım yayınlandığında. değişen yüzlere 'off ne acayip yaa' diye bakakalmak, çakma özgürlük anıtı üzerinde dans eden michael, babasını uzaya yollayan çocuk... her ne kadar billie jean, smooth criminal, bad şarkılarını sonradan sevsem de bir 'jackson kuşağı' değilim, ölümüne üzülüşümün nedeni de onsuz hayatımın eksik kalacak olması değil. (tamam, konserine gidip onu canlı dinleme şansını kaybettim orası doğru) feysbukta videolarını postalayanların da hayatları eksilmemiştir eminim, sadece yıllardır onu unuttukları için biraz suçlu hissediyorlardır. michael jackson'lı yıllar gençlik dönemine gelenler biraz üzüldüysek o da bu kayıpla hayatımızı saran nostalji yüzündendir, hafızamız biraz daha silindiğinden, anılarımız biraz daha eksildiğindendir. belki de en koyanı, kaç yıl geçmiş, kaç yaş yaşlanmışız fark etmediğimizin farkına varmamızdan, henüz yaşlanmaktan korkuyor olmamızdandır.

bir de söylemeden geçemeyeceğim, bütün çılgın akımlardan uzakta, ne elvis ne michael ne beatles'ın patladığı çağda yetişmemiş çocuklar olarak, aslında kendimizi bir şeye adamayı öğrenmeden büyümüşüz. sadece apolitik değil, tutkuyla bağlanamayan kayıtsız insanlarız.

ille de nostalji yapıcam diyenler benim için george michael'dan careless whisper dinlesin bu gece.

16 Haziran 2009 Salı

you don't owe nothing to me, but to walk away

ruh halim bu kadar değişken, kafam bu kadar dağınıkken ne yazsam bilemiyorum. 3 ay sonunda epey bunalmış bir halde tatile gittim türkiye'ye, herkesi çok özlemiş olarak, herkesin gözlerinin içine tek tek bakıp bir 3 ay daha yetecek anı toparlamaya gittim. ancak hesaba katmadığım bir şey vardı, ben gidince insanlar da benden gitmişti. güya en yakın arkadaşlarımdan biri, ben almanya'dayken bir kere 'nasılsın?' demek şöyle dursun, evine gittiğimde odasının kapısını açıp 'hoşgeldin' bile demedi. ikili ilişkilerde hatayı hep kendimde ararım ama göz göre göre de kendimi suçlayamayacaktım bu sefer. yine de ben burada herkesten uzaktayken nasıl olduğumu bilmeyenler yanlarında olmamakla suçladılar beni. düşündüm, hala da düşünüyorum; uğrunda savaş vermeye değerler mi, yoksa ben de dedikleri gibi bundan sonra kendi yoluma mı bakmalıyım?

özleyerek gitmiştim türkiye'ye, belki dönmeye karar veririm diye gitmiştim, anladım ki dönmem için hiç bir sebep kalmamış. heidelberg'te mastera kabul aldım, sevinemedim bile.

halbuki ben insanların hayatınızdan gidebileceğini; ailelerin, eşlerin, sevgililerin, arkadaşların kendilerine farklı hayatlar kurabileceğini kabullenmiş, hoşgörmeye bile başlamıştım. düzenler yıkılabilir, yeni düzenler kurulabilirdi bana göre. yeter ki insan kendine ihanet etmesindi. bir yanım düzene alışmak, bağlanmak isterdi de öbür yanım o düzenleri bozardı, bir yere alışmaya başlayınca anlardım ki gitme vakti gelmiş. belki de insanlar eninde sonunda gidecekler diye kendi ellerimle koparırdım tüm bağları. yine de bu sefer içime oturdu bir şey. belki bu gidişin kolay kolay dönüşü olmadığını bildiğimden, belki bu sefer gitmek değil de kalmak istediğimden. en çok da insanlara verdiğim emeğe acıdığımdan, emeklerimi bu kadar kolay çöpe atmak istemediğimden.

düzen bozup yeniden kurmak kişisel tarihimi silmek demek biraz da. yeni bir yer, yeni arkadaşlar, yeni bir ben. ancak sile sile hafızamı da kaybettim sanki. eskiden nasıl olduğumu, hayatın nasıl olduğunu konuşacak kimsem yok. hatırlatacak kimsem yok. bu da beni köksüz bir ağaç yapıyor. şimdilik iki sene daha heidelberg'teyim, ondan sonra biliyorum ki yine gideceğim. ancak kendimi yeniden anlatıp, yeni bir düzen kuracak gücüm olur mu bilmiyorum.

---
mayıs başı odtü'de şenlik zamanıdır. biz de evde oturup yeni türkü'den 'dönmek' dinleyip ağladık bu mayıs.

all rights reserved to me

16 Aralık 2008 Salı

sahile vuran bu dalgalar günleri sayar gibi

altstadt
neue brücke
heidelberg'te bi gece arkadaşımla altstadt'a gitmek üzere yola çıkmış, tam köprünün merdivenlerini tırmanırken arkamızdan fark ettirmeden yaklaşan aptal bi alman kulağımızın dibinde böğürdü. biz korkudan dilimiz yarı tutulmuş halde uzaklaşmaya çalışırken yavşak yavşak sırıtıp yaklaştı kolumdan tuttu, ben 'bana bi daha dokunma' diyip giderken de arkadan 'i have a sorry' diye bağırdı, bi yandan arkadaşı onunla dalga geçip gülüyordu.

geçen gün durup dururken aklıma geldi bu, niye anlattığıma gelince: feysbuktaki gerizekalı applicationlardan birinde bi arkadaşım beni 'would kiss a total stranger' diye oylamış. neyse diyeceğim şu ki, bi dahaki sefere küfür edip yürüyüp gitmekle kalmam, o 'total stranger'in suratının ortasına yumruğu basarım güzel güzel.

neyse anı bahane, heidelberg şahane.

bi yandan yüksek sadakat- babamın evinde çalıyor, ben ne babamın evindeyim ne evim dediğim yerde.

30 Kasım 2008 Pazar

wakin up in cascade dreams


rüyamda yine Heidelberg'i gördüm bu gece. bu sefer mülakat için gitmişim, küçük bir odada eski supervisorım ve saçları yapılı 'klasik öğretmen tipli' yaşlı bir kadınla konuşuyoruz. mülakat nedense ayakta, onlar bir bankonun arkasında oturuyorlar ben önlerinde ayakta duruyorum. supervisorım şaşırtıcı bir şekilde cadılık yapmıyor bu sefer, yardımcı olmaya çalışıyor. şimdiki projemi anlatıyorum onlara ama yaşlı kadın inatla eski projeyle ilgili sorular sorup beni sıkıştırıyor. biraz uğraştıktan sonra da olsa bütün sorulara cevap veriyorum, arada anlamadığım soruları tekrarlattırdıkça kadının suratı asılıyor. (hatta RNA interferencemış bi sorunun cevabı) mülakat bittikten sonra yaşlı kadınla başbaşa kalıyoruz, 10 puan kırmış benden! 'neden?' diye soruyorum, 'zor cevap verdin' diyor. seçilme şansımı sorduğumda 'zor' diyor, benden başka (nedense?) Konya'dan gelen bi Türk daha varmış. kadına yalvarıyorum alsınlar diye, nedense seviyor kadın beni, 'çalışırım' diyor ama o aldığım puanla zor. yalvarıyorum, yalvarıyorum, ağlamaya başlıyorum...

ve uyanıyorum. kendimi berbat hissederek.

bu rüyanın bir de İngilizce geçtiğini düşünürseniz anlarsınız sanırım Heidelberg'in bende ne büyük bir takıntı haline geldiğini.

29 Kasım 2008 Cumartesi

such nostalgia!


mazi üzerimize sinen bir leke olabiliyormuş bazen.

aslında günlerdir kafamda dönen sahip olduğum ilk çantanın fotoğrafıydı. pembe, üzerinde barbi resmi olan bir çocuk çantası işte. ne kadar özlemişim! kuzenimde görüp beğendiğim için teyzemler almıştı. kaç gündür keşke bir fotoğrafı olsaydı diyip için için anneme kızıyordum kimbilir nerelere attı çantayı diye. sonra hafızam çantadan kuzenimin ingiltere'den gelen barbi bebeklerine atlıyordu,(onları sakladığını ama plastiğin 15 sene içinde toxic olduğunu da eklemeden edemiyor şimdiki aklım) oradan çocukluğumuzun geçtiği bahçeye, tulumbaya, salıncağa. ve çeşit çeşit bebeklik kıyafetime. eşyaların hafızaları bizimkinden güçlüymüş meğer.

ne kadar mutlu olmuştum büfede 'sulugöz' ve 'şıpsevdi' bulunca geçen gün. alabildiğimiz kadar alıp büfedeki amcayı güldürmüştük. sonra bugün, sırf çocukken çok severdim diye 'negro' aldım. ne nostalji!

ben henüz tek sayılı yıllarımı özlerken, benden üç yaş küçük olan oda arkadaşım ayrılıktan dert yandı bugün. aşk acısı çeken değil, öğüt veren olmuşum farkında değilim. onun geçmekte olduğu yollardan geçmiş, geleceğini bile görebilirmişim.

ama ah işte, arada kutudan çıkan bir çift küpe, bir de o kalem olmasa.

---
bir müzem olsa, çocukluğumu derler toparlardım ben de. gidenin arkasında bıraktığı boşluğun büyüklüğünü yıllar sonra farkettiğime yanmadan, gözlerinin mavinin hangi tonu olduğunu hatırlardım belki.

11 Ağustos 2008 Pazartesi

abhazya: nedir, ne değildir?


abkhazia declared independence from georgia in 1999, but tbilisi continues to regard it as a breakaway region. situated in the north-western corner of georgia with the black sea to the south-west and the caucasus mountains and russia to the north-east, abkhazia was once known as a prime holiday destination for the soviet elite. abkhazia's battle for independence from georgia since the collapse of the ussr has reduced the economy to ruins. the only things to thrive are the atmosphere of instability and russo-georgian rivalry for influence. once part of the ancient greek and roman empires, abkhazia adopted christianity in the sixth century. with the rise of the ottoman empire 500 years later, islam gained increasing influence. the ethnic abkhaz people have close historical, linguistic and cultural ties with the peoples of the russian north caucasus which put up fierce resistance to moscow's expansionism in the first half of the 19th century.


abkhazia was incorporated into the russian empire in 1810 as a protectorate and finally annexed in 1864. many abkhaz fled and many russians and georgians arrived in the years which followed.

after the bolshevik revolution in russia, abkhazia gained a measure of autonomyuntil stalin, who liked to holiday there, incorporated it into georgia in 1931.

it was still called an autonomous republic but there was very little sign of genuine autonomy while stalin was alive. georgian became the official language and the abkhaz language and cultural rights were repressed. many georgians were resettled there. the repression eased substantially after khrushchev came to power in the kremlin.

at the time of the collapse of the ussr in 1991, less than a fifth of the people of abkhazia were ethnic abkhaz while the rest of the population was made up largely of georgians.

when georgia became independent, supporters of a break with tbilisi in favour of independence and closer ties with russia became more vociferous. tension rose and in 1992 georgia sent troops to enforce the status quo.

in late 1993, they were driven out amidst fierce fighting. several thousand people were killed. thousands became refugees.

abkhazia adopted a new constitution in 1994 and formally declared independence in 1999. it has never been recognised by a single country and the price has been high indeed. an economic embargo remains in force and abkhazia is isolated in just about every sense of the word except from russia which maintains a border crossing and has re-opened the railway line to sukhumi.

moscow has further infuriated tbilisi by making it easy for people in abkhazia to gain russian citizenship. most now hold russian passports.


georgia insists, and many observers tend not to disagree, that russia supported the campaign to expel georgian forces in 1993. incongruously, the abkhaz forces also had help from chechen fighters, their traditional caucasus allies and at the same time the sworn enemies of moscow.

the rivalries became still more complex in 2001 when the kremlin accused tbilisi of allowing chechen fighters to take refuge from russian forces in the pankisi gorge, home of their kinspeople, the kists. anyone criticised by russia is likely to rise in chechen estimation. the accusation forged a new chechen bond with georgia.

moscow agreed in 1999 to the closure of its base at gudauta in the conflict zone, pledging that henceforth it would be for the sole use of peacekeepers. georgia still alleges that it is used to offer military support to pro-independence forces and, because it says it has been unable to gain access to inspect it, still expresses doubts about whether the base is genuinely used purely for peacekeeping purposes.

the fragile peace is maintained by un military observers and cis, in effect russian, peacekeepers. the un patrols the buffer zone which keeps the abkhaz and georgian sides apart. there are sporadic shootings and kidnappings with the potential for violent explosion never far beneath the surface.

the strategic kodori gorge is the only part of abkhazia over which georgia retains partial control. tbilisi sent forces there in summer 2006 to disarm a rebel group. there was fury in sukhumi when it also announced plans to set up what it described as a "legitimate government" of abkhazia there.

un efforts to mediate have got nowhere. abkhazia, turning increasingly towards moscow, insists there can be no settlement until georgia recognises its independence, something which tbilisi has sworn it will never do. there is no sign that a way out of this volatile impasse will soon be found.

abhazya'yı bu kadar desteklerken çeçenistan'ı unutuvermek de diasporanın bir ayıbı olsa gerek.

---
savaşta hayatlarını kaybedenlerin fotoğrafları. derler ki kocaman bir odanın duvarları yerden tavana kadar bunlarla doluymuş.

9 Ağustos 2008 Cumartesi

şhatzsipem yibjığure sermuğo


en az iki senedir öngörülen, ancak türkiye'nin üzerini uzun zamandır itinayla örttüğü gerçekler üzerine kurulu olan bir soykırım adayı yaşanmakta olan savaş.

başlangıcı tabii ki büyük kafkas göçüne ve kafkasya'nın yerle bir olmasına dayanır. sonrası ise sovyet rusya'nın dağılmasından sonra, gürcistan'ın ilelebet abhaz toprağı olmuş abhazya'yı kan dökerek kendi toprağına katması, yıllar sonra bağımsızlığını ilan eden abhazya'ya ambargo uygulaması, büyük göçten sonra kalan bir avuç halkın fakirlikten kırılması, gürcistan'ın bölgede çoğunluk sağlamak için abhazya'ya sürekli gürcü göçü sağlaması. rusya'nın bağımsız birleşik kafkasya planlarını çökertmek için abhazya'yı desteklerken kabardey ve balkarlara ve adigeye aba altından sopa göstermesi, çeçenistanı kırıp geçirmesi. bütün bunlara rağmen milyonlarca adige, çeçen ve abhaz kökenli vatandaşı olan türkiye'nin parmağını kıpırdatmaması.

kaçınız abhazya devlet başkanı'nın türkiye ziyaretinin türkiye tarafından tek taraflı olarak iptal edildiğini, engellendiğini biliyor?

kaçınız gürcistan başbakanının odtü'de yaptığı konuşmada 'iki sene içinde abhazya'ya gireceğiz ve tek bir abhaz'ı sağ bırakmayacağız' dediğini duydu?

türk medyası sağır, kör ve dilsiz çünkü.

ve aradan iki yıl geçti, kanlı zamanlar gelip çattı. önceliği belki de daha kolay lokma olarak gördüğü güney osetya'ya verdi gürcistan, ardına mutlaka abhazya'yı koymak üzere. rusya gürcistan'ı silmeye çalışırken ' kuzey osetya'dan ve abhazya'dan insanlar gürcistan'a karşı savaşmak için güney osetya'ya gidiyorlar, tabii ki bunları engelleyemeyiz' diyor; o insanların ölüme yürüdüğünü bile bile. lanet olsun ki benim ülkem gürcistan'a yardım yapıyor, daha kendi sokaklarında bombaların patlamasını engelleyemezken. orada kanımdan insanlar ölüyor, ve benim gördüğüm tek şey gürcistan'ın da, rusya'nın da, türkiye'nin de kirli yüzü oluyor.

kara tohum ekilmiş kafkasya topraklarına, atalarımızın topraklarında rahat uyumasına izin vermediler, bundan sonrakileri de toprak altına sokmadıkça rahat etmeyecekler anlaşılan.

ve sen uzaktan bakan, sonradan bağımsızlığını ilan edenler sömürge olmaktan başka bir şey elde edemezler diyen:
ne oraya ne buraya ait olamamayı, gitmek istesen de gidememeyi, kalırken bir türlü rahat bırakılmamayı, vatan derken yutkunamamayı, geleceğinin belirsiz olmasını, en önemlisi annenin, anneannenin konuştuğu dili konuşamamayı bilir misin? bağımsızlık o insanlar için tutunacak bir dala sahip olmak demek.



şhatzsipem yibjığure sermuğo..ayy..ayy jii.. de 'tzux tıfagodamuğo..wordijeledaxexer sermuğo duney..ayy..hadeuv gıthoaşejmuğo..

saçımızın sayısında insan kaybettik zavallı biz..ayy..ayy de..senin gibi genç delikanlılarımızın zavallı dünyam..cesetlerini getirdik...


12 Temmuz 2008 Cumartesi

fragment-ed

Bu özet kullanılabilir değil. Yayını görüntülemek için lütfen burayı tıklayın.

3 Temmuz 2008 Perşembe

evgeni plushenko ve diğerleri

ilk izlediğimde 'dört mevsim' eşliğinde kuş misali yerde çırpınıyordu evgeni. tabii ki tüm yakışıklılığıyla alexei yagudin bana çok daha çekici gelmişti, üstelik zirvedeydi. o zamanlar ne haşmetliydi ey okur, geceleri kalkıp gala programı izlediğim, kısa program- serbest program demeden her aldıkları puanı defterime kaydettiğim zamanlar. sırf alexei- evgeni kapışması değildi, marina & gwendal vardı mesela yüreklerimizde kor. sonra benim evgeni'ye aşık olmamı sağlayan 'sex bomb' eşliğindeki performansı: üstüste attığı dörtlü-üçlü-ikili salchow kombinasyonu. ve sonra biz büyüdük, onlar yaşlandı, ve buz pateni bir daha aynı tadı asla vermedi.

plushenko destekli rusya eurovision şarkısını izlediğimde bir daha yüreğime düştü o zamanlar. 80'lerin sonunda 90'ların başında çocuk olmak buz pateni izlemek demek benim için biraz da. ve sonra o günleri anıp hüzünlenmek.

as i get something to believe in


fotoğraflar: gabriela arsenie

11 Haziran 2008 Çarşamba

elveda gülsarı


elveda ilkokul çağım, elveda trt fm’de babamla arkası yarın 'elveda gülsarı' dinleyip kapanışında çalan greensleeves olduğunu bilmeden aşık olduğum ezgi, elveda cengiz aytmatov. benim için 'bizim oralardan' bir izdin hep.