26 Ekim 2011 Çarşamba
anne ben anarşist olmak istiyorum
1 Mart 2011 Salı
#blogumadokunma
çok mu uzak görünüyor? telefonla konuşurken yanınızdan geçen bir polis silahını çekip vurabiliyorsa sizi, afiş asarken yakalanıp sağ girdiğiniz karakoldan ölünüz çıkabiliyorsa, sırf düşünüp yazıyorsunuz diye sırtınızdan vurabiliyorsa kimi 'kahramanlar', blog yazıp fikrinizi beyan ediyorsunuz diye kapınıza bir gün birilerinin dayanmayacağını nasıl garanti edebilirsiniz?
12 Eylül 2010 Pazar
bir 12 eylül daha
23 Haziran 2010 Çarşamba
fighting dark forces in the clear moon light

8 Haziran 2010 Salı
introduction to being a dumbass 101

feysbukta insan ister istemez eski sevgilisine/ eskiden hoşlandığı insana/ eskiden ona yazana vs rastlıyor. şimdi burada şunla şu olduydu diye seceremi dökecek değilim, onu bekleyenler çıkış yanda. gerçi baktın bi gün canım sıkıldı dökebilirim de, herkesi eğlendirecek kadar kazık yedim nasıl olsa.
24 Şubat 2010 Çarşamba
monochrome

çift psikolojisinde, birey olamama diye bir olgu var. genellikle ben 2+1, 4+1, 6+1inci insan olduğum için, çiftleri doğal ortamlarında gözlemleyebiliyorum :)
toplu bir ortamda, 'significant other'ı ile beraber olan insanlara bakın. a kişisi bir şey söyler, sevgilisi onu destekler ya da onun söylediğinden bir çıkarım yapar. tek başlarına bir konuşmayı yürütemezler. bu kişiler illa da yanyana/karşılıklı oturur. taze sevgililer ya da yeni evli çiftler masa altından, üstünden, kenarından elele tutuşur. özellikle kız kıza/erkek erkeğe değil de karşı cinsle de sevgilisinden bağımsız olarak oturup konuşabilen insana çok az rastladım. sonra akşamları illa beraber çıkılır, yemek ısmarlanacaksa önce sevgiliye danışılır...
sürekli yapışık gezen insanlar ayrılınca/ tek başlarına kalınca ellerini kollarını nereye koyacaklarını bile şaşırırlar. bir restorana girip tek başına yemek yiyemeyen, tek başına alışverişe çıkamayan insanlar gördüm. sürekli eşiyle/sevgilisiyle girdiği bir ortamda tek başına kalınca köşede eğreti duran, konuşamayan insanlar... genelde yalnız bir insan olarak garip geliyor bana bunlar, ne var tek başıma yemek yemede? ya da bir birey olarak her hangi biriyle her hangi bir konuyla ilgili görüşlerimi paylaşmada? ve hatta tanımadığım insanlarla tanışıp konuşmakta? heidelberg'in bir getirisi de bu oldu sanırım, tanımadığım insanlarla gerektiğinde muhabbet edebiliyorum kolayca.
yalnız başına güçlü duramayan insanları hep küçümsemişimdir. bilinçli yaptığım bir şey değil, saygı duyamıyorum açıkça. benlikleri yokmuş gibi geliyor, bir de dedim ya ezik duruyorlar. burdan sesleniyorum, çift olmaya alışmayın lütfen :)
---
her morning elegance
23 Ocak 2010 Cumartesi
öğğğhh

üstteki fotoğrafta açıkça görüldüğü üzere, kadın boynunda ölü bir tilki taşıyor, kafası ve ayaklarıyla birlikte! kürk böyle gözümüze gözümüze sokulduğu zaman tiksiniyoruz ondan, ancak kimilerimiz için montlarda yaka ya da kol detayı olarak kullanılabilir bir şey kürk. etol kürk mesela, çoğu kadın için arzu nesnesi olabilir. insan kanı bulaşan pırlantalarda olduğu gibi, kürk meselesinde de refah düzeyini göstermek, herkesin sahip olamadığı bir şeye sahip olmak, kendisini pahalı bir nesneyle özdeşleştirip ego tatmin etmek amaç. söylemeye gerek var mı bilmiyorum, ceset taşıyorsunuz üzerinizde!
mesela ugg botlarla ilgili şöyle bişey okumuştum, tüylerimi diken diken etti:
imal edilirken o koyunların kuzuların neler çektiğini bilip de hala giymeye devam edenlere yazıklar olsun. deriye zarar gelmesin diye kuzuyu (o küçücük, körpecik, dünyalar tatlısı kuzuyu) götünden ve gözlerinden matkapla delerek öldürüyorlar, çünkü diğer türlü derisine zarar geliyor. ama öldürmeden önce yününü almaları gerekiyor, çünkü öldükten sonra yün mundar olduğundan ayakkabı sektöründe kullanılamıyor, en fazla terlik oluyor. yünlerini de kırpmıyorlar, cımbızla tek tek alıyorlar, o kadar yün, düşünün! onun için pahallı zaten.
insan kendini günlük koşuşturmacaya kaptırıp bilinçlenmeyi ve bilinçlendirmeyi unutuyor, ancak benim insana atfedebildiğim bir özellik varsa o da sorumluluk sahibi olmaktır. zenginlerin fakirlere, aydınların cahillere karşı bir sorumluluğu var işte.
sorumluluk sahibi organizasyonlardan biri:
international fund for animal welfare
ha ben mesela hayvan haklarını insan haklarından üstün tutmam açıkça, laboratuarda deney hayvanı kullanan güruhtanım, ancak keyfi olarak zarar vermek ve eziyet çektirmek işin bambaşka bir boyutu.
laboratuar hayvanlarına nasıl muamele edilmesi gerektiğini de ileride konuşuruz.
17 Kasım 2009 Salı
I see that look in her face she's got that look in her eye

hayatta yapmamaya dikkat ettiğim şeylerden biri insanları yargılamaktır. hayatı yaşamanın yazılı bir kuralı yok diye düşünürüm hep, bizim yanlış diye düşündüğümüz bazı şeyler başkalarına fena halde doğru gelebilir, ya da doğru gelmeyi bırak insan sırf canı istedi diye yanlış yapma hakkına sahip olmalıdır. birini hep doğruyu yaptığı için sevmek çok kolay, önemli olan o şeyin yanlış olabilme ihtimali olsa bile karşıdakini dinleyip onun isteklerine saygı göstermek, kararının arkasında onunla beraber durabilmek. kendi küçük dünyamızda katı kararlarımızla mükemmel olabiliriz, ancak o dünyanın ne zaman altüst olacağı hiç belli olmaz. ki hadi en mükemmel biziz diyelim, bu bize insanlara tepeden bakıp üstüne bir de nutuk çekme hakkını vermez. azıcık kendimizi biliyorsak tabii.
bu akşam birilerinin dedikodusunu yapmadığım, herkesle beraber onlara 'cıkcık'lamadığım, onları yargılamadığım için yargılandım. karşımdaki tutup bi de yargılamanın 'akıl baliğ' olduğuna inandırmaya çalıştı beni. her hangi birini yargılayacak, her hangi biri tarafından yargılanacak insan değilim. insanların seçimlerine, bu bizi seçmiyor olmaları demek olsa bile saygı duymalı. hadi onu bile yapamıyorsak çenemizi kapatıp oturmayı bilmek lazım.
---
bunun üstüne bir de lilly allen'dan 22 dinleyiniz, çok eğlenceli
13 Mart 2009 Cuma
i should go get some sleep

bugün akşama kadar çalıştıktan sonra yemeği cafe botanik'te yemeğe karar verdik, yenebilecek tek şeyse tabii ki chicken nuggets ve kleines pommes idi. hamburg- galatasaray macının 40. dakikasına denk gelmiş bulunduk, durumun 0-1 olması sebebiyle almanlar sus pus haldeydi. ikinci yarı başladı, hamburg bastırdı, dangalak almanlar coştu. koca kafede maçı izleyen tek türkler olarak, maçı birden şahsi meselemiz haline getirdik, almanlar böğürdükçe onlara uyuz olduk, galatasaray'ın kazanmasını sadece birer galatasaraylı olarak değil almanlar sussun diye de istedik. maçın sonlarına doğru kalbim küt küt atmaya başladı ki, uzun zamandır futboldan heyecanlanan biri değilim. (ha arada fener şampiyon olamaz, biz oluruz orası ayrı :)) allahtan rezil olmadan kurtardık paçayı, tabii dayak da yemedik bu da önemli bir nokta!
golümüzü de saymadılar zaten...
yaptığım bufferların tarifini de yakında vericem, herkes evinde blue native gel yapabilecek; bu da benim seçim vaadim, hadi bakalım.
----
bi de şöyle bişey var:
ODTÜ Devrim Stadyumu'nun “D”sinde Buluşup “EVRİM”e Sahip Çıkıyoruz!
canları istiyorsa evrim olmasın ama tarafsız bilim olsun!18 Ocak 2009 Pazar
freedom is just another word for nothing left to lose

bir yıl daha geçti, bir yıl daha faili belli meçhul bir cinayetin içinde debelenip durduk. hiç bir şey değişmedi hrant, her şey bildiğin gibi. israil gazze'ye girdi, bu sefer yaşayan insan bırakmamacasına, dünya durdu izledi. bir oyunmuş gibi bu, şakadan bir ateşkes ilan etti, ancak yedi saat sürdü. ergenekon dediler, gerçekle zahiriyi hep birbirine karıştırdık. yalandır dediler, koca koca silahlar çıktı toprak altından, biz sevdiklerimizi verdiğimiz o topraktan silahlar çıkabilmesine şaşırdık. bu ülkenin başbakanının israil'den aldığı silahlarmış meğer. sonra hep birlikte israil'e değil de musevilere öfkeleniverdik. madem devletleri öldürüyordu, onlar da ölsünlerdi. hitler'e bile haklıymış dedik. bizde de birileri bu arada din adına parkta içki içen 'çocuk'ları öldürdü. kim bilir kaç çocuk öldü böyle bilmedik. sonra gencecik çocukları 'zina'yla andılar, hayret bu sefer sesimizi çıkarabildik. 'köpekler girebilir, ermeni'ler giremez' diye pankart açtılar, ben sıra ne zaman çerkeslere gelir diye merak ettim. kürtçe yayın hakkı verdiler diye yer yerinden oynadı, bunun bir 'lütuf' değil 'hak' olduğunu unuttular. çerkesler de yayın hakkı isteyince ülke bölünecek sandılar. en önemli şeyi, insanların özgürlüklerle birbirlerine yaklaştıklarını unuttular.
bir sene daha geçti, biz yine ortak acılar yaşayıp birbirimize sırt çevirdik. bir sene daha geçti, biz yine kendi günahlarımızda boğulduk.
26 Aralık 2008 Cuma
evlilik değil evcilik!
14 yaşındaki çocukları 'adamlara' peşkeş çekmek isteyenler var bu ülkede. bırakmıyorlar ki çocuk kalsınlar!
--
MECLİSTE ARAŞTIRMA KOMİSYONU KURULMASI İÇİN BAŞLATTIĞIMIZ İMZA KAMPANYASININ METNİ
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Erken yaştaki evlilikler, Erken Yaş Gebelik ve Doğumlarına da neden olur ki bu durum hem anne hem de bebek için tehlikelidir. Erken yaş gebeliklerinde anne ve bebeklerin hastalanma, sakatlanma ve ölüm riskleri artar. Erken yaş gebeliklerinde gebelik ve doğuma bağlı anne ölümleri 4 misli daha fazla görülür.
Erken evliliklerde berdel, beşik kertmesi gibi geleneksel evlilik oranları yüksektir. Genelde kendi rızası olmadan, özgür iradesinin dışında, aile baskısıyla zorla yapılan bu evlilikler kız çocuklarına yönelik bir şiddettir. BM Erken yaş evliliklerini “kız çocuklarını vuran köleliğin modern biçimi” olarak tanımlamaktadır. Kız çocuklarının erken yaşta zorla evlendirilmeleri kadınların toplumdaki eşitsiz konumunu pekiştirmekte, şiddete karşı zayıf hale getirmektedir. Bu evliliklerde aile içi şiddet oranları yüksektir. Evlilik içi tecavüz ve cinsel şiddete maruz kalma tehlikesi de artmıştır.
Ailenin sosyo-ekonomik düzeyi ne kadar düşükse kız çocuğunun erken yaşta evliliğe zorlanması olasılığı da o kadar yüksek olmaktadır. Erken yaştaki bu zorla evlendirmeler kız çocuklarının okuldan alınmasına ve böylelikle de onların eğitimsizlik, yoksulluk, cahillik ve bağımlılık kısırdöngüsüne hapsedilmesine yol açmaktadır.
Sosyo-ekonomik durumu ve eğitimi düşük olan kız çocukları geleneksel rol olan doğurganlığa daha kolay mahkum edilmekte ve daha çocuk yaşta kaldıramayacağı, kaldırmaması gereken bir yükün altına girmeye zorlanmaktadır. Genelde yasal olmayan evlilikler şeklinde olduğu için de bireyin medeni nikahla kazanacağı haklarından mahrum kalmasına ve mağduriyetine neden olmaktadır. Çocuğun eğitim hakkı, sağlıklı yaşama hakkı, üretime katılma yani çalışma hakkı da elinden alınmış olur. Erken evlilikler kadının statüsünün düşmesine ve daha yoğun cinsiyet ayrımcılığına maruz kalmasına yol açmaktadır.
Yakın bir zaman öncesinde Adalet Bakanlığında yapılan bir çalışmada evlilik yaşının 14’e düşürülmesi teşebbüsü çok ürkütücüdür. Daha kendi çocukluğunu yaşamamış, başta eğitim hakkı olmak üzere bir dizi insan hakkı elinden alınmış, örselenmiş, güçsüz bırakılmış çocuk annelerle toplumumuzu ileriye götüremeyiz. Kalkınmayı, uygarlığı yakalayamayız.
Çocuklarımızın İnsan Hakkı İhlallerine, Cinsel İstismarına ve Toplumsal Halk Sağlığı sorununa neden olan erken yaş evliliklerinin önlenmesi için nedenlerinin araştırılması ve gereken önlemlerin alınması amacıyla Anayasa’nın 98’inci İçtüzüğün 104 ve 105’inci maddeleri uyarınca bir Meclis Araştırması açılmasını saygılarımızla arz ve teklif ederiz.
Bu çocuklarımızın insan hakları mücadelesidir.
22 Aralık 2008 Pazartesi
sisler hiçte bitmez insanoğlu hep yer ister

bugün endokrinoloji dersinde şu konuyu tartıştık. ingiltere'de bir çift, babanın ailesinden göğüs kanseri geni (BRCA1) geldiği ve ailedeki kadınlar genç yaşta göğüs kanserinden öldükleri için, tüp bebek yöntemiyle (in vitro fertilization) kansere yol açan genin olmadığı embryoların seçilmesi ve rahme yerleştirilmesiyle bir çocuk sahibi olacaklarmış.
tüp bebek yöntemini bilmeyenler için açıklayayım: anneden alınan birden fazla yumurtanın, her bir spermin bir yumurta içine enjekte edilmesiyle döllenmesi sağlanır, gelişiminin belirli bir süresini tamamlayan embryo (en fazla 3 sanırım) anne rahmine yerleştirilir, kalan embryolar aile isterse ilerideki prosedürler için saklanır, ya da atılır.
ingiltere'deki olayda ise, embryolar rahme yerleştirilmeden önce bir taramadan geçirilip, kanser genine sahip olmayan embryo seçilmiş.
tartışılan durum tabii ki bu prosedürün etik olup olmadığı. bence her hangi bir gende değişiklik yapılmadığı, ya da çin'de yapıldığı gibi sadece erkek embryolar seçilmediği için gayet tabii etik. motomot düşünce sistemlerinden dolayı bazı insanların 'takdir-i ilahi' deyip çok büyük bir ihtimalle kanser olacağı bilinen çocuklar doğurmaya gönüllü olacaklarını biliyorum, ancak bir çocuğu ömür boyu sürecek bir acıya mahkum etmenin vebalinin daha büyük olduğunu düşünüyorum. bu düşünce yapısıyla yaşayanlara da hasta olduklarında doktora gitmemelerini, ilaç almamalarını, doğum kontrolü uygulamamalarını, her şeyi yaşayıp görmelerini ve öyle ölmelerini salık veriyorum.
benzer tartışmalar kürtaj konusunda da oluyor. bir kısım embryonun oluşumundan itibaren canlı sayıldığını savunurken, doktorlar embryoyu 20 haftaya kadar canlı saymıyor. burada aklıma şu soru takılıyor, anne rahmindeki embryo canlıysa tüp bebek yöntemiyle oluşturulan embryolar neden sayılmıyor? eğer onlar da canlı sayılıyorsa, o zaman oluşan embryoların hepsinin anneye nakli yapılmalı, kadın 20 çocuk yapamayacağına göre bu naklin düşükle sonuçlanması beklenmeli, mi? peki çocuksuzluk da gayet takdir-i ilahi olabileceğine göre, çocuksuz çiftler niye tüp bebek merkezlerine koşuyor?
genetik hastalığı olduğu tespit edilen embryoların kürtajla alınması benim gözümde 'doğanın eksik yaptığı işin tamamlanması'. çünkü down sendromu gibi hastalıklı embryoların büyük çoğunluğu, gelişimin erken evrelerinde düşükle rahimden atılır. bu hastalıkla doğan çocuklar bu kontrol noktasından kaçmış olanlardır. kürtajla yapılan şey bu kontrol noktasını insan eliyle yerine koymak. (ayrıca survival of the fittest!) ben de kürtajı her hangi bir hastalığın tedavisinde olduğu gibi bir tedavi yöntemi olarak görüyorum.
yalnız kürtajın bir doğum kontrol yöntemi olmadığını belirtmekte fayda var. yine de ülkemizde tecavüze uğrayan ve hamile kalan, veya istemeden doğurduğu çocuğunu satan ya da çöp tenekesine atan bunca insan varken, biz daha bu vahşetin önüne geçememişken, en azından çocukların perişan olmaması için kürtaj hakkındaki bu önyargının kırılması lazım.
gönül istiyor tabi, birbirini seven çiftler sağlıklı çocuklar doğursun, bir ömür boyu birlikte yaşasın ancak dünya koşulları çok farklı yollara itiyor insanı. elimizden gelen cahil olanları bilgilendirmek, belki biraz doğum kontrol yöntemlerinden bahsetmek ve bilimadamlarının çalışmalarını desteklemek.
arabistan'da kız çocuklarının diri diri gömülüp öldürüldüğü zamanlardan, çin'de erkek embryolarının seçildiği zamanlara geldiğimize göre, bir arpa boyu da olsa yol katetmişiz demek ki!
---
embryoların çöpe atılması yerine stem cell research'te kullanılmasını destekliyorum tabii ki.
2 Kasım 2008 Pazar
14 yaş, 20 yaş, 25 yaş. fark ediyor mu?
14 yaş
Yazamadığım tek bir konu var. Daha önce de söylemiştim bunu. Çocuklara cinsel istismar meselesini yazamıyorum. İçim almıyor.
Mayından bacağı kopmuş çocuk gördüm, cezaevi operasyonlarında bütün vücudu yanmış, kömür olmuş adam gördüm, beynine gaz bombası saplanmış çocuğun otopsisini izledim, ölüm orucundan sonra Wernicke Korsakoff hastalığıyla çocuklaşmış kadınlar gördüm... Daha bir araba berbat şey gördüm. Ama dayanamadığım bir tek şey var, o da bu.
O yüzden anlamıyorum bütün Türkiye’nin hep birlikte bu Hüseyin Üzmez pisliği içinde eşelenip durmasını. Nasıl bir eşelenmek, sürtünmek, sürünmek, siftinmektir bu, anlamıyorum. Ne mide varmış bu ülkede! Helal olsun.
Şaşırmam!
Daha önce kızının kafasını traktörün altında ezerek öldüren bir anne görmüştüm, namus cinayetiydi. Dolayısıyla bir annenin kız çocuğunu aşağılık bir herifin eline ‘ellesin’ diye vermesine şaşırmam. Anneler kızlarına çok acayip şeyler yapabilirler.
Daha önce çocuklara tecavüz edip sonra da o çocuk-gelinleri ‘Allah’ın emri, peygamberin kavliyle’ koluna takıp gururla gezen berbat adamlar gördüm. O çocukların üzerine abanmaktan yağlı yağlı mutludurlar. Bir adamın Müslüman olması, olmaması hiçbir fark yaratmaz adamda. Yüzüne kusulmayacak adamlar, Müslüman adamlar gördüm. O adamların yapacaklarına da şaşırmam.
Helal olsun ama
Dinci basının ne aşağılık şeyler yazabileceğini gördüm. ‘Bu Ergenekon’un işidir’ diye çocuk tecavüzünü savunmalarına şaşırmam. Başını örtmeyen benim gibi kadınlara tecavüz etmeyi mübah sayabileceklerini çok iyi bilirim. Benim gibilerin gövdeleri onlara ‘Dar-ül Harp’. Nereden biliyorum? Mail atarak bildiriyorlar çünkü. Onların yapabileceklerine de şaşırmam.
Laik basın tarafından bazı gazetelerin Hüseyin Üzmez olayıyla ilgili ‘Kart zampara!’ başlığını atmasına da şaşırmam. Bir çocuğa edilen tecavüzü böyle ‘komikleştirmelerine’ şaşırmam, erkek ideolojisi laiklik filan dinlemez çünkü.
Ama bütün bu olayda şuna şaşırırım. AKP’li kadın vekillerin bu işe tepki vermesine. Helal olsun! Hakikaten helal olsun. Ama şu meseleleri bir açıklığa kavuşturalım sevgili kadın arkadaşlar. Tüm samimiyetimle soruyorum bunları:
Tepelerdeki cevaplar
Erkek vekil arkadaşlarınıza sorunuz:
14 yaşındaki kız çocuğu ile bir yetişkin adamın cinsel ilişki yaşaması meşru mudur? Kızın ailesi veya kendisiyle yapılan herhangi bir dini veya hukuki akit bunu meşru kılar mı?
14 yaşındaki bir kız çocuğunun cinsel ilişkiye gösterdiği rıza, rıza sayılır mı?
14’ünde evlenmek
14 yaşında evlenmek o kız çocuğuyla girilen cinsel ilişkiyi tecavüz olmaktan hakikaten çıkarır mı?
Bu soruların cevapları Ankara’nın hangi yüksek rakımlı tepesinde? Ya da tepelerinde?
Sorun bakalım sevgili AKP’li kadın arkadaşlar erkek vekil arkadaşlarınıza. Şöyle sorun:
Kaçınız 14, 15, 16 yaşında kız çocuklarını alıp, evlenip başlarını kapattı? Kaçınız bu kız çocuklarını okullarından ayırıp eğitim hakkından mahrum etti? Şimdi kaçınız ‘kadınların eğitim hakkı’ diye ‘özgürlük papağanlığı’ yapmayı hayal ediyordu bu kız çocuklarını okulsuz bırakırken?
Zihniyetin ortası
AKP’li kadınları Hüseyin Üzmez olayına gösterdikleri hassasiyetten dolayı kutluyor ve destekliyorum. Ama bir gün bu sorulara dürüst cevap vermelerini ve nasıl kadın düşmanı bir zihniyetin ortasında yer aldıklarını anlamalarını da diliyorum.
---

ben midemi bulandıran bu konuya girmeden, hatta evlilik yaşının 15'e indirilmesinden bile bahsetmeden benzer bir şeye geçmek istiyorum. bu milletin cinsel bastırılmışlığı ve alakasız görünse bile gençlik dönemini çoktan geçmiş adamların 20'li yaşlardaki genç kız takıntısı. (gerçi anlıyoruz ki 10'lu yaşlara da inecekler yüzleri olsa)
pamela'nın istanbul şarkısında geçer:
hep seni sevmiştim diyen, 30 yaş üstü adamlar
işte tam da bu adamlar benim midemi bulandıran cinsten. belli bir yaşa gelip belli birikimler elde edinceye kadar düzgün ilişkiler yaşamaktan kaçan, bağlanmayan, onları sevip bağlanan kadınları iten ve üzen, sonra 35'ine gelince birden evlenmeye karar verip 'eline erkek eli değmemiş' kız arayan. kendinden en az 10 yaş küçük olması şartıyla tabii! 'yemezler!' demek istiyorum ama mutlu mesut yiyen kızlarımız oluyor, yoksa adamlarda ne cesaret o göbeğiyle, kelleşmiş kafasıyla, feri sönmüş gözleriyle sana yaklaşacak. 'ama sevgi kutsaldır' demeye kalkanlar olacak, 'hı tabii sevgi ya' diyip geçicem ben de. sadece sevgi değil mi sizi gençlik aşkınızdan ayıran? hiç aklınızdan geçmedi yani 'bu adam çulsuz, ben böyle bir hayat istemiyorum' sesleri? sonra ister 35 ister 40-50 olsun arabası, evi, size pahalı giysiler vaat eden bir mesleği olan birine yamanın aman yaşınız geçmeden. nerede kaldı zorlukları birlikte aşmak, aşılan her zorlukta daha da bağlanmak, daha çok sevmek? kadınlar rahat bir geleceğe, erkeklerse istedikleri gibi hegemonyalarını kurabilecekleri, 'karı dırdırı' işitmeyecekleri bir evliliğe sattılar gitti tüm değerleri.
'alan razı satan razı sana ne?' aslında ama işin gerçeği öyle değil. bu kadıncıklar ve adamcıkların sayısı öyle bir arttı ki etrafta düzgün insan bulmak imkansız hale geldi. ve bu yaşanılan şey çok normalmiş gibi herkes tarafından takdir görmeye, örnek gösterilmeye başlandı. neymiş zaten kadın erken çökermiş, erkek biraz büyük olmalıymış. siz başınızda her sözünü illa dinleten, ikiniz de eve yorgun argın geldiğinizde siz mutfağa geçerken maç izleyen adamlarla oldukça tabi erken çökersiniz.
aklıma geldikçe öfkeleniyor, öfkelendikçe konuyu dağıtıyorum ama bütün bunların ardında yatan neden en başta kadının insan olarak bazı haklara sahip olamaması bu toplumda. hayır çocuk doğuran, evi temizleyen kadından bahsetmiyorum ben. çalışan kadından bahsediyorum. istediği kadar eğitim görmüş, modern geçinen bir erkek olsun şunu söyleyin hadi:
'işim dolayısıyla yurt dışına gitmem gerek bir süreliğine, sen de gelir misin?' ya da 'ben yurtdışında olacağım sürede oturur beni bekler misin?'.
bunları kabul edecek kadar egosunu tatmin etmiş, böyle şeylerden geçmiş erkek nerede var? ama erkek askere gittiğinde tıpış tıpış bekleyen, ya da onun çalıştığı şehre taşınan kadın olur hep. doğru bu ülkede kadının erkekten daha iyi bir işi olması da yasak!
geçmişte ve ileride böyle adamlar yüzünden kendi isteklerinden feragat etmiş, edecek olan her kadın yüzünden kızgınım işte. böyle insanlar çoğaldıkça köşeye sıkışan, yalnızlaşan, kendini anlatamayan, başkalarının doğrularıyla yaşamaya mahkum olan. hep dengeyi bulmak zorunda olan kadınlar yüzünden kırgınım.
o yüzden azıcık kendinize, emeklerinize saygınız varsa o kadıncıklardan olmayın, öyle adamcıklarla olmayın. hadi oldunuz öyle çocuklar doğurmayın bari.
26 Ekim 2008 Pazar
nane nane nananane nane
ya da her siteyi teker teker kapatmak yerine, orwell'in 1984'ünde olduğu gibi, kessinler interneti tamamen, her eve izleme cihazları koysunlar oradan beyin yıkama yayınları yapılsın, desinler ki türkiye refah içinde, devlet baba en büyük, biz de çılgınlar gibi tezahürat edelim. arada zıpçıktılık yapanları takip edip sokaktan toplasınlar; hayır hayır yatağından kaldırsınlar, vatan haini ilan edip hafızasını kaybettirene kadar işkence etsinler.
çok mu uzak görünüyor? telefonla konuşurken yanınızdan geçen bir polis silahını çekip vurabiliyorsa sizi, afiş asarken yakalanıp sağ girdiğiniz karakoldan ölünüz çıkabiliyorsa,sırf düşünüp yazıyorsunuz diye sırtınızdan vurabiliyorsa kimi 'kahramanlar', blog yazıp fikrinizi beyan ediyorsunuz diye kapınıza bir gün birilerinin dayanmayacağını nasıl garanti edebilirsiniz?
hail!
11 Ağustos 2008 Pazartesi
abhazya: nedir, ne değildir?

abkhazia declared independence from georgia in 1999, but tbilisi continues to regard it as a breakaway region. situated in the north-western corner of georgia with the black sea to the south-west and the caucasus mountains and russia to the north-east, abkhazia was once known as a prime holiday destination for the soviet elite. abkhazia's battle for independence from georgia since the collapse of the ussr has reduced the economy to ruins. the only things to thrive are the atmosphere of instability and russo-georgian rivalry for influence. once part of the ancient greek and roman empires, abkhazia adopted christianity in the sixth century. with the rise of the ottoman empire 500 years later, islam gained increasing influence. the ethnic abkhaz people have close historical, linguistic and cultural ties with the peoples of the russian north caucasus which put up fierce resistance to moscow's expansionism in the first half of the 19th century.

abkhazia was incorporated into the russian empire in 1810 as a protectorate and finally annexed in 1864. many abkhaz fled and many russians and georgians arrived in the years which followed.
after the bolshevik revolution in russia, abkhazia gained a measure of autonomyuntil stalin, who liked to holiday there, incorporated it into georgia in 1931.
it was still called an autonomous republic but there was very little sign of genuine autonomy while stalin was alive. georgian became the official language and the abkhaz language and cultural rights were repressed. many georgians were resettled there. the repression eased substantially after khrushchev came to power in the kremlin.
at the time of the collapse of the ussr in 1991, less than a fifth of the people of abkhazia were ethnic abkhaz while the rest of the population was made up largely of georgians.
when georgia became independent, supporters of a break with tbilisi in favour of independence and closer ties with russia became more vociferous. tension rose and in 1992 georgia sent troops to enforce the status quo.
in late 1993, they were driven out amidst fierce fighting. several thousand people were killed. thousands became refugees.
abkhazia adopted a new constitution in 1994 and formally declared independence in 1999. it has never been recognised by a single country and the price has been high indeed. an economic embargo remains in force and abkhazia is isolated in just about every sense of the word except from russia which maintains a border crossing and has re-opened the railway line to sukhumi.
moscow has further infuriated tbilisi by making it easy for people in abkhazia to gain russian citizenship. most now hold russian passports.

georgia insists, and many observers tend not to disagree, that russia supported the campaign to expel georgian forces in 1993. incongruously, the abkhaz forces also had help from chechen fighters, their traditional caucasus allies and at the same time the sworn enemies of moscow.
the rivalries became still more complex in 2001 when the kremlin accused tbilisi of allowing chechen fighters to take refuge from russian forces in the pankisi gorge, home of their kinspeople, the kists. anyone criticised by russia is likely to rise in chechen estimation. the accusation forged a new chechen bond with georgia.
moscow agreed in 1999 to the closure of its base at gudauta in the conflict zone, pledging that henceforth it would be for the sole use of peacekeepers. georgia still alleges that it is used to offer military support to pro-independence forces and, because it says it has been unable to gain access to inspect it, still expresses doubts about whether the base is genuinely used purely for peacekeeping purposes.
the fragile peace is maintained by un military observers and cis, in effect russian, peacekeepers. the un patrols the buffer zone which keeps the abkhaz and georgian sides apart. there are sporadic shootings and kidnappings with the potential for violent explosion never far beneath the surface.
the strategic kodori gorge is the only part of abkhazia over which georgia retains partial control. tbilisi sent forces there in summer 2006 to disarm a rebel group. there was fury in sukhumi when it also announced plans to set up what it described as a "legitimate government" of abkhazia there.
un efforts to mediate have got nowhere. abkhazia, turning increasingly towards moscow, insists there can be no settlement until georgia recognises its independence, something which tbilisi has sworn it will never do. there is no sign that a way out of this volatile impasse will soon be found.
abhazya'yı bu kadar desteklerken çeçenistan'ı unutuvermek de diasporanın bir ayıbı olsa gerek.
---
savaşta hayatlarını kaybedenlerin fotoğrafları. derler ki kocaman bir odanın duvarları yerden tavana kadar bunlarla doluymuş.
9 Ağustos 2008 Cumartesi
şhatzsipem yibjığure sermuğo

en az iki senedir öngörülen, ancak türkiye'nin üzerini uzun zamandır itinayla örttüğü gerçekler üzerine kurulu olan bir soykırım adayı yaşanmakta olan savaş.
başlangıcı tabii ki büyük kafkas göçüne ve kafkasya'nın yerle bir olmasına dayanır. sonrası ise sovyet rusya'nın dağılmasından sonra, gürcistan'ın ilelebet abhaz toprağı olmuş abhazya'yı kan dökerek kendi toprağına katması, yıllar sonra bağımsızlığını ilan eden abhazya'ya ambargo uygulaması, büyük göçten sonra kalan bir avuç halkın fakirlikten kırılması, gürcistan'ın bölgede çoğunluk sağlamak için abhazya'ya sürekli gürcü göçü sağlaması. rusya'nın bağımsız birleşik kafkasya planlarını çökertmek için abhazya'yı desteklerken kabardey ve balkarlara ve adigeye aba altından sopa göstermesi, çeçenistanı kırıp geçirmesi. bütün bunlara rağmen milyonlarca adige, çeçen ve abhaz kökenli vatandaşı olan türkiye'nin parmağını kıpırdatmaması.
kaçınız abhazya devlet başkanı'nın türkiye ziyaretinin türkiye tarafından tek taraflı olarak iptal edildiğini, engellendiğini biliyor?
kaçınız gürcistan başbakanının odtü'de yaptığı konuşmada 'iki sene içinde abhazya'ya gireceğiz ve tek bir abhaz'ı sağ bırakmayacağız' dediğini duydu?
türk medyası sağır, kör ve dilsiz çünkü.
ve aradan iki yıl geçti, kanlı zamanlar gelip çattı. önceliği belki de daha kolay lokma olarak gördüğü güney osetya'ya verdi gürcistan, ardına mutlaka abhazya'yı koymak üzere. rusya gürcistan'ı silmeye çalışırken ' kuzey osetya'dan ve abhazya'dan insanlar gürcistan'a karşı savaşmak için güney osetya'ya gidiyorlar, tabii ki bunları engelleyemeyiz' diyor; o insanların ölüme yürüdüğünü bile bile. lanet olsun ki benim ülkem gürcistan'a yardım yapıyor, daha kendi sokaklarında bombaların patlamasını engelleyemezken. orada kanımdan insanlar ölüyor, ve benim gördüğüm tek şey gürcistan'ın da, rusya'nın da, türkiye'nin de kirli yüzü oluyor.
kara tohum ekilmiş kafkasya topraklarına, atalarımızın topraklarında rahat uyumasına izin vermediler, bundan sonrakileri de toprak altına sokmadıkça rahat etmeyecekler anlaşılan.
ve sen uzaktan bakan, sonradan bağımsızlığını ilan edenler sömürge olmaktan başka bir şey elde edemezler diyen:
ne oraya ne buraya ait olamamayı, gitmek istesen de gidememeyi, kalırken bir türlü rahat bırakılmamayı, vatan derken yutkunamamayı, geleceğinin belirsiz olmasını, en önemlisi annenin, anneannenin konuştuğu dili konuşamamayı bilir misin? bağımsızlık o insanlar için tutunacak bir dala sahip olmak demek.

şhatzsipem yibjığure sermuğo..ayy..ayy jii.. de 'tzux tıfagodamuğo..wordijeledaxexer sermuğo duney..ayy..hadeuv gıthoaşejmuğo..
saçımızın sayısında insan kaybettik zavallı biz..ayy..ayy de..senin gibi genç delikanlılarımızın zavallı dünyam..cesetlerini getirdik...
1 Ağustos 2008 Cuma
sleepin with the enemy
yatağa yatar da uyumadan önce bir süre hayallere teslim edersin ya kendini, benim hayallerimin orta yerinde aklıma deneylerim geliyor, sonra bi bakmışım ohoo westerni nasıl yapsam, laba saat kaçta gitsem, ilk antibodyi koyduk ikinciyi hangi solüsyonla koysak, dalmış gitmişim. (hiç bir şey anlamadığınızı biliyorum) ayrı bir hırs ve çalışma azmi gerektiyor şu bilim dedikleri, ve kısmen mazoşistçe olsa da ayrı bir zevk veriyor.
bugün bizim labdan birinin doktora tez savunması vardı, sunumunu biz de izledik. ve fark ettik ki ADAM HER ŞEYİ YAPMIŞ! bir gen var diyelim, önce bunu susturmuş, yükseltmiş, yanına başka genler eklemiş fonksiyonunu bulmuş. sonra çeşitli virüslerle ilişkilerine bakmış. bir de bunları çeşitli zaman aralıklarında yapmış. sonra bu geni rna düzeyinde incelemiş, yetmemiş proteinlere bakmış hangi proteinleri etkilediğini bulmuşlar. sonra bu etkileşimlerden olası hücresel mekanizmasını çıkarmışlar. bunu da tek bir türde değil, farklı farklı türlerde denemişler. bahsettiğim çalışma 5 senenin ürünü. ve 5 sene boyunca aynı azmi, hırsı, çalışma düzenini korumayı gerektiriyor. bunları izleyince içimde dalga dalga bişey yükseldiğini hissettim : ben de istiyorum! sunumdan sonra hocalar değerlendirmelerini yaptılar, biz de biraz sohbet edebilme olanağı bulduk. özellikle yurdışında geçirilen doktora döneminde, zaten başka uğraşın olmadığı için günün 16 saati çalışmakla geçiyor, geçmeliymiş. üstelik moleküler biyoloji o kadar hain ki, aylarca süren çalışmanız bir anda çöpe gidebilir. meğer kontaminasyon varmış, meğer aynı yerde band veren protein başka proteinmiş, daha fenası vektörde, kültürde mutasyon olmuş... anlayacağınız deneyler çıkmayınca depresyona girmek, geceleri uyuyamamak, aynı azmi yıllar boyunca sürdürememek işten bile değil.
işte böyle zamanlarda insanın aklından geçiyor her şeyi bırakıp gitmek. elif şafak siyah süt romanında post natal sendromu anlatmış olabilir ama benim o kitaptan anladığım bir kadın olarak başarılı bir iş hayatının aile ve çocuklarla sürdürülüp sürdürülemeyeceği tartışmasıydı. 16 saatin neresine sığacak aile, full time annelik? içten içe biliyoruz aslında böyle kariyer olmayacağını ancak gece kariyerine sarılıp uyuyamaz insan.. yine de belli bir noktaya gelinceye kadar her şeyi bırakıp gitme isteği var içimde, döndüğümde herkes yerli yerinde duruyor olsa bir de.
---
türkiye'deki insanların bilimsel düşünceden uzaklığı zaman zaman tepemi attırıyor. bu konu hakkında yazacağım ancak sinirli kafayla olmaz. o zaman güzel haberler verelim:
Houston doctors say they may have found a way to destroy HIV
ne kadar yorucu, üzücü, ömürden yiyici de olsa böyle sonuçlar almak işte, o en büyük zevk, ve bütün o kapalı sığ düşünceli insanları unutturuyor. siz blog okuyup forward mail yollamaya devam edin, bu dünyada güzel şeyler de oluyor.
6 Temmuz 2008 Pazar
1 yıl oldu, ne oldu?

Hrant Dink davasının birinci yılında; bir gün sokakta yürürken sırtımızdan vurulacağımızdan ya da bir anda sorgusuz sualsiz evimizden alınıp götürüleceğimizden korkarak yaşamak istemediğimiz için; bu ülkenin azınlığının da, aydınının da insan olduğunu, bu ülkede adalet olduğunu görmek istediğimiz için; gelecek hayalleri kurarken en güzel yerinde ''ama ileride yaşanmaz olur bu ülke'' diye burkulmamak için artık adil ve açık bir şekilde sonuçlanmasını bekliyoruz . çünkü diğerlerinden korkarak yaşamanın hiç tadı yok.
çağrı metni:
"1 yıl oldu... ne oldu?arkadaşımız hrant dink 19 ocak 2007 cuma günü öldürüldü.adalet istedik.hrant'ın öldürülmesinin üstünden 535,katilin yakalanmasının üstünden 534 gün,ilk duruşmadan bugüne 1 yıl geçti.535 gün, beş duruşmada bir adım yol alınmadı.adalet istedik.o.s., ogün samast'a dönüştü; planlı pusunun hikayesi ekranlarda anlatıldı.adalet istedik.er ya da geç ortaya çıkacağını umduğumuz gerçeklerin adalet tarafından da görülüp anlaşılması ve değerlendirilmesi için ne kadar daha beklemek zorundayız?aklımızda canımızı acıtan birçok soruyla, ilk kez kamuya açık gerçekleşecek olan hrant dink'i katledenlerin yargılandığı davayı izlemeye gideceğiz.hrant için, adalet için yine mahkemede olacağız.biz susalım istediler. susmadık. vazgeçmedik.susmuyoruz, vazgeçmiyoruz.adalet istiyoruz.adaletin tecelli edeceğine şahit olmak istiyoruz.hrant için, adalet için toplanıyoruz.hrant'in arkadaşlari7 temmuz'da, beşiktaş iskelesinde, saat 9.30'da."
26 Haziran 2008 Perşembe
m.y.
11 Haziran 2008 Çarşamba
to be or not to be: obesity vs anorexia

özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında hastalık olarak görülmüş, şişman olanlar bi şekilde temel toplumsal ihtiyaçlarından mahrum bırakılmış, kenara itilmişlerdir. günümüzde ise, şişmanlık farkındalığı ve kabullenmesi olarak adlandırabileceğimiz, şişmanlara daha toleranslı davranma başgösterdi, ancak tam tersine zayıflara ''çok zayıf, kesin hasta, anoreksik'' yaftaları yapıştırılıyor. italya'da moda haftalarında 34 beden mankenlerin genç kızlara kötü örnek olması sebebiyle boykot edilmesi bunun başlangıcıydı.
ancak bir bilim insanı ve son zamanlarda obezite üzerine araştırma yapan biri olarak söylemeliyim ki, hastalık ile bir insanın metabolizmasının, kemik yapısının toplamı olarak oluşan görünümünün ayrımına varmak gerek. obezite ve anorexia vücuttaki mutant hormonların /genlerin yanı sıra beslenme alışkanlıkları ve bedensel aktiviteler sonucunda oluşmakta. deneylerde, vücudunda beslenme ve enerji mekanizmalarında görev alan proteinleri mutant olan ve potansiyel obez olabilecek farelerin, düzenli beslenmeyle obez olmadıkları kanıtlanmış. ancak, insanlara doğru beslenme ve doğru egzersiz yollarını öğretmek ve toplumu bununla ilgili bilinçlendirmek yerine, obeziteyi (ki amerika'da obezite için yeni çağın kanseri denmekte) ya da daha doğru bir deyimle aşırı kiloluğu meşru kılacak, ancak zayıflığı kötüleyecek yöntemler seçilmekte. bence bu da toplumu ikiye bölmenin yollarından biri.
bilinçli olarak kusarak, psikolojik ya da hormonal nedenlerden dolayı anoreksik olmak başka bir şey, düzenli beslenerek ve spor yaparak, ya da hızlı bir metabolizmadan dolayı zayıf olmak başka bir şey. o yüzden zayıfları anoreksik diye yaftalama modası en az şişmanlara vebalı gibi davranılması kadar mide bulandırıcı. normalde zayıfsanız, kendi bedeninizi tanıyor ve kilo aldığınızı, metabolizmanızın değişmeye başladığını hissedip ''yaa kilo aldım ben'' diyorsanız, ''şuna bak kilo almışmış kime diyosun sen be'' diye cevaplar almak bir o kadar da can sıkıcı. çünkü türkiye'de insanlar kendi bedenlerini tanımak yerine, kendilerini başkalarıyla karşılaştırarak zayıf/şişman/çirkin/güzel oldukları kanısına varıyorlar. ve karşılarındaki insanı bir şekilde ezerek tatmin edebiliyorlar kendilerini ancak. buna yine normalde zayıf olan biri kilo alınca ''götün kocaman olmuş'' demek de dahil.
ha şişmanlar bunu yıllarca çekti, biraz da zayıflar çeksin de diyebilirsiniz. modern yaşamın gereği zannettiğimiz ancak reklamların sürekli zihnimize pompaladığı kadın imajı var yıllardır bir yanda da. bu yüzden bütün o botoxlar, 34 beden olucam diye yapılan şok diyetler, yaz sezonu bitince geri alınan kilolar. ve bunların yanında bu resme uymayan insanların aşağılanması, aşık olma haklarının bile ellerinden alınması. ancak dediğim gibi bütün bunların arkasına saklanmak çare değil, çünkü şişmanlık yaşlanmayla beraber eklem yıpranması, kolesterol ve kalp rahatsızlıklarını da beraberinde getiriyor. ortaokul yaşlarındaki bir çocuğun kola içerek aldığı haftalık şeker miktarı orta boy bir kavanozu doldururken, ya da hayatımızda dürüm adana yanında diyet kola içip, ''ay şekerim su içsem yarıyor ne yapayım'' diyen insanlar varken hala, bunların arkasına saklanmak komik geliyor.
hastalıkla, sudan sebepleri bir kenara ayırıp, kendi bedenlerimizle barışmanın vakti geldi. çünkü ancak sağlıklı vücut, kaç kilo olursa olsun güzel ve verimli.

http://www.independent.co.uk/...sed-to-it-802611.html