i'm depressed hen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
i'm depressed hen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2011 Çarşamba

whole again


kapıdan içeri giriyorsun. uzun zaman olmuş görüşmeyeli. her seferinde olduğu gibi, bir elini kolunu nereye koyacağını bilememe durumu var. ''özlediğim adam bu'' ama o kadar zamandır dokunmamışsın ki. ayakkabılarının bağcıklarını çözüyorsun yavaş yavaş, ceketini asıyorsun portmantoya. hala geçmemiş üzerindeki becerisizlik hissi. ayakta duruyorsunuz öyle. gerginlik. o ana kadar neler birikmiş içinde, neler düşünmüşsün yol boyu, ağzını açıp tek kelime etmek bile zor geliyor. kafanı kaldırıp yüzüne bakıyorsun sonra, gözlerinin ifadesi değişiyor, alışılmış yabancılık hissi kayboluyor. yaklaşıp sarılıyor sıkı sıkı, bir süre nefes bile almadan sadece sarılıyor. kokluyor sonra derin derin, kokluyorsun, ağır hüzün karışık hep o kokuya. doya doya koklayıp öpünce dağılıyor ancak o hüzün, dilin çözülüyor. başını dizine yaslayıp konuşuyor da konuşuyorsun. durmak istediğin nokta burası, onun yanı. huzur bu, sevgi bu, özlem bu.

---

12 Aralık 2010 Pazar

so long

uzakta olmak demek, bazen insanların sizi düşündüklerini sanıp düşüncesizlik etmeleri demek. babaannem vefat etti geçen haftalarda, annemler de tabi ben uzaktayım diye düşünüp söylemediler bana. düşünmedikleri şeyse benim bunu başkasından duyabileceğim. sonunda, bi kuzenimin bana facebooktan attığı başsağlığı mesajıyla öğrendim! canımı hangisi daha fazla yaktı bilemiyorum, böyle bir zamanda babamın yanında olamamak mı, 'nasıl olsa buraya gelemez' diye gözden çıkarılmak mı.

---

25 Kasım 2010 Perşembe

i stumble, stumble down from what was mine

bayramlara dair en net hatırladığım şey, kat kat etekli renkli elbiselerimle dedemin kucağında bir prenses edasıyla oturuşum. her seferinde anlattığı masallar, sorduğu bilmeceler... dedemin ölmeden önceki zamanlarını hatırlamaya çalışıyorum, hatırlayamıyorum nedense. varsa yoksa kucağında oturup şımardığım bayramlar, babaannemin minicik yaprak sarmaları.

bayramda uzak olmak hüzünlü ama hüzün uzaklıktan mı yoksa ortada bayram olmamasından mı geliyor bilmiyorum. bayramlar hep bir sinir harbidir bizde oysa, babam sürekli geç kalıyoruz diye bize kızar, ben kesin daha banyo yapıp süsleneceğimdir, annem babama söylenir 'sabahın köründen akşama kadar dikiyosun bizi o evde' diye. evet, bildiniz annem zerre hazzetmez kaynanasından. yine de bayramdır işte, herkes toplanır, ne zamandır görmediklerin görülür, kuzenlerle dedikodu yapılır, erkenden kaçıp bi yerlere gitmenin yolları aranır. içinde olunca eziyet gibi gelen, olmayınca özlenen bir ritüel.

dedem vefat edeli yıllar oldu, babaannemse hastanedeydi bu bayram. babam bayram gecesini onun yanında geçirdi, bi garip işte. düşünüyorum, o da vefat ederse ne bayramda toplanılacak bi yer olacak, ne de bayramlaşılacak pek bi kimse. yine de, kendi bayramlarımızı yaratacağız ilerde...

---

27 Temmuz 2010 Salı

never there


geçtiğimiz ay içinde iki intihar vakası oldu burada. kimimiz şaşırdı bir anda üstüste haberlerin gelmesine, kimimize göre 'beklenen' bir şeydi. intihar edenlerden biri malesef öldü, diğeri psikolojik destek alıyor sanırım.

bilim hayatının insanı yalnızlaştırdığı bir gerçek. tüm zamanını labda harcayınca başka bir şeye ayıracak zamanı kalmıyor insanın. ne kendine ne de başkasına. e çalıştığı yerde de mutlu değilse tutunacak dalı kalmıyor. şimdi burada 'zayıf kişilik vs' argümanıyla geleni kızılcık sopasıyla döverim söyleyeyim. akademi iş dünyası gibi değil, bel altından vurmaya çok daha müsait. hocaların bir çoğu kendilerini tanrı sandıkları için yaptığınız işi eleştirmek yerine sizi aşağılamayı uygun görüyorlar. bütün hayatını, bilgi birikimini yaptığı şeye yönlendirmiş birine o yaptığı şeyin kötü olduğunu, dahası kendisinin de 'gerizekalı' olduğunu söylediğinizde tüm dünyası yıkılıyor. bunun bu kadar hardcore olmasına bile gerek yok, masterda bile sabah 8-10 ders, 10-21 lab, en fazla yarım saat yemek molası, lab raporları, sınavlar, sunumlar derken insan kendini kaybediyor. hele ipin ucu kaçarsa bir bakmışsın sonsuz bir boşluktasın. sonra geceleri uyumayıp rapor yetiştir kolaysa. gündüz ölü gibi gez, sunumları tek gözün kapalı dinle. yanında sana destek olacak birisi de yoksa depresyonlardan depresyon beğen.

o intihar eden kızı çok iyi anlıyorum. ilerisi daha iyi olur diye zombi gibi yaşamaktan yoruluyor insan bazen, ilerisi daha iyi olmayacaksa neden yaşayasın? sağlık değil, şu dünyada en önemli şey akıl sağlığı ve mutluluk. bencil olup akıl sağlığını korumaya yönelik hareket etmek lazım.

kendime yeni bir hayat kurmaya karar verdim burada, artık benden çok uzakta kalmış şeyleri özlemekten yoruldum. beni aramayan insanları, anlamayan insanları, beni olduğum gibi kabullenemeyen, yargılayan insanları geride bırakıyorum. ileride sitem edecek olanlara da bu günleri hatırlatıp 'neredeydin?' diye sormayı bir borç bilirim. günaydın, dönmüyorum ben.


1 Temmuz 2010 Perşembe

gone with the sin


almanya'daki ilk günümü hatırlıyorum. bol aktarmalı uzun bir yolculuktan sonra öğlen hostele yerleşmiş, yorgunluktan kafayı koyduğum gibi uyumuştum. bir 17 haziran pazarıydı. uyandığımda saatime baktım, 10:30 civarıydı; korktum, laba 9 da gidecektim güya. hava aydınlıktı, açık pencereden insanların sesleri doluyordu odaya; sonra fark ettim ki henüz pazar akşamıydı. böyle anlamıştım almanya'da güneşin yazları geç battığını- şans eseri hava yağmurlu değilse tabii. bugün fark ettim ki günler çoktan uzamış da kısalmaya başlamış bile- bahar uğramadı ya buraya, yazın bile bir ayı geçmiş, temmuz olmuş. hangi ara 2010 olmuş, hangi ara temmuz gelmiş derseniz, bilemem. dedim ya bahar gelmedi buraya, ekimden beri kış- belki sonbahar arada, 4 gündür de yaz. uzun kış içime çöreklenmiş, bilememişim, bugün bir uykudan uyanır gibi keşfettim. ben 12 m2lik odamdan çıkmazken aylar geçmiş. kendimi gittikçe daha koyu bir depresyona iterken bahar bir türlü gelmemiş. insanoğlunun üzüntüsünü bastırmak için yaptıkları ne çeşitli değil mi, içkiden kumara, romantik komediden dansa bir yelpazesi var. kendini çalışmaya vermek var mesela, dün yaptığım gibi gecenin 2sinde transfection yapmak için laba gitmek. ya da neşeli rolü yapmak var, insan ne de olsa bir süre sonra kendini de inandırıyor.

yazının akışında kayboldunuz sanmayın, benim düşüncelerim onlar, oradan oraya zıplıyorlar. ne diyodum, ha başlangıçlar ve sonlar. güçlenerek çıkıldığı sanılan sonlar. insan zamanla anlıyor, hiç bir şeye eskisi gibi üzülmediğini- üzülemeyeceğini. bu güçlenildiğinin göstergesi mi bilemiyorum, belki de kendimize bir noktadan sonra gizliden gizliye bir kaçış yolu belirlediğimizin, yavaş yavaş kalbimizi taşlaştırdığımızın göstergesi. artık eskisi gibi masum ve incinir olmadığımızın. bikaç sene önceki ben 'denizde daha çok balık var' diye düşünemezdi mesela, biliyorum. bir yandan acı çekerken bir yandan da mutlu olmazdı, ya da heyecanlanamazdı. ilk defa bir almanya akşamına uyanan kızdan çok uzaktayım, köklerinden kurtulmuş bir ağacım belki de. biraz taşlaşmışım, içim kurumuş belki , ama önüme bakıyorum. alt benliğimin benden habersiz yaptığı planlar varmış, onları uyguluyorum. ve onun bende sevdiği her şeyden adım adım uzaklaşıyorum.

---

23 Haziran 2010 Çarşamba

fighting dark forces in the clear moon light



geceleri çok rahat uyuyabilen bir insan değilim. özellikle yattığım yere göre değişse de üç aşağı beş yukarı durum bu. başını yastığa koyduğu anda uykuya dalabilen insanları da hep kıskanmışımdır, kardeşim mesela, eskiden aynı odada yatarken konuşmanın ilk beş dakikasından sonra bakardım ki uyumuş. böyle zamanlarda o kişiyi sarsıp uyandırmak, ben uyumadan uyutmamak gibi psikopatça hisler de uyanmıyor değil içimde :) son zamanlardaysa tek başıma uyumakta güçlük çekiyorum. ya çok yorgun olmam lazım uyuyabilmem için, ya da illa bir ses olması lazım. evde tv karşısında mışıl mışıl uyurum, buradaysa açıyorum diziport'tan bi diziyi, bilgisayarı yatağımda yan çevirip onu izlerken uyuyorum. kaç kere sabah kalktığımda aynı pozisyonda buldum bilgisayarı, kaç kere yere düştü... evde ses olması meselesi de ayrı, tek başına 12 m2 bi odada yaşayınca bi süre sonra kafayı yemeye başlıyosun, kafandanki sesleri bastırabilmek için de başka bir ses lazım. bu günün 8 saati dizi izlemek gibi bir kısır döngüye giriyor sonra. bu sayede bitirmediğim 20 dakikalık kısa romantik/komedi dizisi yok. ha eğlenceli olması önemli bir nokta, bünye aşk-ı memnu'dan başka dram kaldırmıyor artık.

ne diyodum, uyku. huzurlu uyuyamamak yeterince eziyetken bir de bunun sürekli başınıza kakılışı var. aslında ortalama olarak ancak 5-6 saat uyuyorum günlük, bazen daha az bazen daha fazla. bu aralar 4-9.30 arası mesela. ama sürekli 'çok uyuyosun bıdıbıdı' diye konuşanlardan daha az olduğu kesin. sabahları erken kalkamamam sanırsın dünyanın en büyük problemi! hatta dayım senelerce benle 'gece gözü açık gündüz gözü kapalı' diye dalga bile geçti. ama işte illa onlar gibi olmak lazım, yoksa bir kere değil beş kere değil, senelerce eziyet çektirmeye devam ediyorlar. anlayamadığım nokta da bu; işimi aksatmıyorum, okulumu bitirdim, masterımı yapıyorum, şimdiye kadar ne uçak ne otobüs kaçırmışlığım var uyuyakalıp, kendimce çoğu insandan daha iyi bi noktadayım hayatımda, e bre zındıklar neden susmuyorsunuz? hakkaten hala bu konu hakkında konuşan insanlar sırf konuşmuş olmak için konuşuyorlar gibime geliyor, bi kulağımdan girip öbür kulağımdan çıkmasını geçtim, bi yerden sonra kendilerini düşürüyorlar gözümde. senelerdir vazgeçmeden eleştiren insan ya eleştirmeye yargılamaya çok meraklıdır, ya başka işi gücü yoktur. üzgünüm ama bi yerden sonra 'sen kendi haline bi bak' diyorum içimden. sanırım insanların seni olduğun gibi kabul etmesi ve saygı göstermesi çok zor, özellikle benim ailemde, böyle küçük şeylerde bile kendini belli ediyor. bir de gay falan olsaydım nolurdu mazallah?

ha bir de, genelde bölük pörçük ve bol rüyalı uyurum; uzun rüya gördüğünü söyleyenlerin ağızları benimkileri duyunca açık kalıyor, bi ara yazarım bikaçını. rüyamda kaç kere uyuyakalıp sınavı kaçırdım bi bilseniz, sanırım tek endişem bu :)

---

8 Haziran 2010 Salı

yurtdışında yaşamak


11.12.2009da yazmışım, burada da dursun

birbirinden bağımsız iki kişilik, birbirinden bağımsız iki hayat yaşar hale gelir insan bi yerden sonra. anılarınız, bahsetmeye kalkınca 'aş bunları yaa' diye nitelendirilir, ya da nasıl olsa anlamazlar diye konuşamazsınız. parçalanır teğellemeye çalışır tutturamazsınız. geride bıraktıklarınızı yaşadığınız hayata bir türlü entegre edemezsiniz. bazen hayal gibi gelir arkanızda bıraktığınız şeyler, telefonda birer sese indirgenir. ananeniz hastalandığında da yanında olamazsınız, en yakın arkadaşınız nişanlandığında da. hayat, geçici olduğu bilinen insanlarla paylaşılan bir şeydir artık, ne de olsa geçmişinizde dostum dediğiniz insanların geçtiğini görmüşsünüzdür. giden siz olunca unutanın da siz olacağınız varsayılır, oysa ki unutulan, ve hatta türkiye'ye dönüşlerde yüzüne bile bakılmayan olursunuz. sözler verilir ama siz gidince insanlar da sizden gider.

biraz dengesiz yaşamaktır, bunlar akla gelince ağlamak, sonra arkadaşlarla dışarı çıkıp hepsini unutmak.

---
geride bir şey bırakmayan bir insan, geri dönmek de istemez böylece.

27 Mayıs 2010 Perşembe

yastığın soğuk yüzü


hayattan kaçıyoruz hepimiz. televizyon karşısında, kitap kapağı arkasında, bilgisayar başında hayattan kaçıyoruz. pazartesiyi salıdan ayıran bir şey kalmamışken, sabah küfrederek yataktan kalkarken, hayat boğazımızda bir düğüm olmuşken kalan zamanı da kendimizden kaçarak harcıyoruz. yalnız evlerde ses olsun diye açılan televizyonlarla beynimizdeki sesi bastırıyoruz biraz olsun. yapmamız gereken işten kaçarken, sırf zaman boşa aksın diye anlamsızca bilgisayar ekranına bakıyoruz. akıp geçiyor da, sahi geçen hafta, ondan önceki hafta, ondan bir önceki hafta ne zaman bitmişti? bazen dizilerde, bazen uykularda mutlu oluyoruz. öngörülür bir gelecekte elle tutulur bir mutluluğumuz olmayacak çünkü. hiç bir şey yapmadan harcadığımız her anla daha da nefret eder oluyoruz kendimizden ama bu kısırdöngüden kurtulacak takatimiz de yok. kanepeden yatağa, yataktan kanepeye. yarının daha güzel olmayacağı gerçeği ölü toprağı gibi üzerimizde. böyle gidecek ve böyle bitecek işte, artık kendimizi kandıramıyoruz.

sizi bilmem ama ben kalan ömrümü uyuyarak geçirebilirim.

---
gökhan türkmen - biraz ayrılık

4 Mayıs 2010 Salı

gel bari hayali yakın gel sokul


bahar geldi, odtü'de şenlik zamanı geldi, ben yine kendimi yeni türkü şarkılarına vurdum. iki gündür kesintisiz dinlerken, her biri bir değil bin anı canlandırıyor bende. içimi şenlikte olma arzusuyla dolduruyor; tıklım tıklım statta tek yürek, bir ağızdan şarkılar söylemekle. derya köroğlu'nun inatla konseri bitirmemesi, aşktan, hüzünden, mutluluktan sarhoş olmak. sonra çocukluğum geliyor aklıma, her dem yeni albümü zamanı. biz büyüyünce kirlenecek miydi dünya? aşık olduğum zamanlar, olmasa mektubun fonda. sonra herkesten uzak, kalp ağrısıyla yapayalnız geçirdiğim bir yaz, ne zaman dinlesem ağladığım bahar şarkısı. dolunaylı nehir kenarı gecelerinin soundtracki. geçen sene, ilk defa şenlik zamanı odtü'den uzakta, dönmek dinleyip gizli gizli ağladığım zamanlar. dönmek mümkün mü diye kendime sorup durmalarım. açelyanın aklıma hep ölümü getirmesi... birinin resmini çok sevebilme ihtimali.

bu senenin takıntısı bir çapkın dilenci, ondan hep aklımın kaçıp kaçıp gitme isteği.

dört bir yana esip giden
rüzgarlardan biri,
bir gece koynuna aldı beni

geniş kanatlarında açıldım denizlere,
yıllanmış ne günler bulup çıkardım derinde
bir yosun,
bir şarkı,
bir eski kayıkhane,
doğduğum şehri buldum
gittiğim her yerde

---
http://merrydrops.fizy.com/

1 Mayıs 2010 Cumartesi

goodbye and i choke



yüzlerce kişinin olduğu amfi tiyatroda, dolunay bulutların arkasından çıkıyordu yavaş yavaş. içimden geçenler yüzüme yansıyordu ara sıra, yine de aya bakıp 'so romantic' dedim. öyleydi de, insana kendini kötü hissettirecek kadar güzeldi gece. tepeye çıkışımız bir saatten fazla sürmüş, arada yağmur çiselese de durmamıştık. yağmurdan değil ama terden sırılsıklamdı tişörtüm, yaldır yaldır rüzgar eserken emindim, kesin zatürre olacaktım. geceyi amatör havai fişeklerle, ateş jonglörleriyle, ve olay çıksın da biz de bir sene boyunca bunun dedikodusunu yapalım diye milleti sarhoş etme çabalarıyla geçirmiştik. geyik konuşmaların arkasındaki kaçamak bakışların farkındaydım, yine de bir şey yokmuş gibi bakıp gülümsemeye devam ettim. hava iyice soğuyunca, arkamızda portekizlileri ve dolunayı bırakıp dönmeye karar verdik. ağaçlardan sıyrılıp sokaklara ulaştığımızda, uzun süredir almanları çekiştiriyorduk. 'buraya geldiğimden beri depresyondayım' dedi, 'nasıl oluyor bilmiyorum, sebebini ya da nasıl geçeceğini bilmiyorum ama bir şey var işte'. 'anlıyorum' dedim, anlıyordum da, bir an çok mutluyken öbür an nasıl bu kadar üzgün olabildiğimin, nasıl kendimi iki ayrı hayatı yaşar gibi hissettiğimin sebebini ben de bilmiyordum. gece boyunca aklımdan geçenler korkutmuştu beni, bunları düşünebilecek duruma geldim mi yoksa geçici bir şey miydi, bilemedim. iki ayrı hayatımın birbirine karşı sorumlulukları var mıydı? o sorumlulukları umursamamaya hiç bu kadar yakın olmamıştım belki de. o anlatırken, neşesinin altına gizlediği hüznü üzmüştü beni. bir an aynıymışız gibi hissettim, o da uzakta birilerini özleyen biriydi sadece. bir buçuk saatlik yürüyüşün sonunda rahatlamıştı içim, yine de huzurlu bir uykunun kolları değildi beni karşılayan.
---
manga- cevapsız sorular
dishwalla- angels or devils
macy gray- i try
reamonn- star

27 Kasım 2009 Cuma

that was when i ruled the world


bi kaç gün öncesine kadar bayramın yaklaştığından bile bihaberdim. sonra teker teker herkes evine gitti; kuzenim, kardeşim, sevgilim. onların evde olup benim burda olmam hüzünlü, bayramda evden uzakta olmak fenaymış.

31 Ekim 2009 Cumartesi

küçük prens artık büyümeli


elime farklı zamanlarda farklı versiyonları geçmiş olsa da küçük prens'i yıllardır okuyamadım. ne ingilizcesini ne almancasını ne de türkçesini. ne zaman okumaya kalkışsam nefesim daralıyor, mideme bir yumruk gelip oturuyor. çocuk aklının tazeliğine ve masumiyetine inanan bir kitabı çocukların masumluğuna inanmayan biri nasıl okuyabilir ki? çocuklar acımasızdır, yargılayıcıdır. 1,5 yaşındaki bir çocuğun oyuncağını paylaşmamaktaki inadını görmeyenler ona bencil diyemez.

bir hocamın 6 yaşındaki kızı şöyle demişti bana yıllar önce: 'okulda çocuklar benle kör diye dalga geçiyorlar, ama ben kör değilim ki, doğarken göz kapağım zedelenmiş...' 6 yaşındaki bir çocuğun zamanından önce acıyla olgunlaşmasını sağlayan, yine çocuklar.

insan acı çekerek acı çektirmemeyi, sevilerek sevmeyi, sevilmeyerek karşılıksız sevmeyi öğrenir, öyle öğrendik hepimiz. 'kıymet bilecek yaşa gelmek', merhamet duymayı öğrenmek zamanla olan ve malesef bir çocukta bulunmayan şeyler. çocukların dürüstlüğüne mü hayransınız? acıtacağını bilerek, ya da acıtacağının farkında bile olmadan aklına geleni dümdüz söylemek başka şey; karşındakinin benliğine saygı duyarak doğruyu acıtmadan söyleyebilmek, ve hatta bazen doğruyu hiç söylememeyi seçmek başka şey. insan zamanla herkesin doğrusunun farklı olduğunu da öğreniyor zaten.

ne zaman 'en sevdiğim kitap küçük prens' diyen birini görsem, ondan korkarım. ya çocukluğunun üstüne bir şey koyamamıştır; ya da çocuk hoyratlığından vazgeçememiştir.

zamanında biri demişti, 'kimsenin kalbi sıfır kilometre değil'.
ve aslında bu o kadar da kötü bir şey değil...

27 Ağustos 2009 Perşembe

wounded machines



geçen hafta bisiklet yolunda bisikletimi sürerken, tam köprü girişinde yolun ortasında kızın biri eğilmiş bisikletinin tekerine bakıyordu. sol taraf araç trafiği, sağ taraf ise yaya yolu olduğu için kızı sağlayayım dedim ama kaldırımın kenarına takılıp kendimi birden bisikletle beraber uçarken buldum. gözlerimin önünden film şeridi geçmedi ama her şeyi yavaş çekim yaşadım resmen. bisikletle beraber düştüğüm için bolca morluk, incinmiş bir sağ el bileği, yırtık bir pantolonla kaldım. insan böyle zamanlarda ne kadar kolay yaralanabildiğini ve aslında ne kadar kolay ölebileceğini anlıyor. birkaç saniye içinde olan bir olayın bu kadar zarar verebilmesi...

bir de bundan sonrası var, işte seyahat sağlık sigortası maceram:

diyelim ki bir yaptiniz bir hata ve anadolu sigorta'ya 6 aylik sigorta yaptirdiniz, olaylar su sekilde gelisiyor:

telefonda 6 aylik sigorta icin fiyat aliyorsunuz, subeye gittiginizde size soyledikleri fiyat telefonda soylediklerinin ustunde oluyor, siz "o kadar geldim mecburen yaptirayim" deyip sigortayi yaptiriyorsunuz.

uzun sureli sigorta yaptirirken size ilk soylemeleri gereken "sigortanin turkiye'den cikis yaptiktan sonraki 90 gun icin gecerli oldugu" iken sadece parayi alip "okuyun" diye elinize kitapcigi tutusturuyorlar. bu konuda "neden satin almadan arastirmadin, kitapcigi okumadin? senin sucun" savini reddediyorum, hizmet sunan bir kurum etik davranmak ve musterisini bilgilendirmek zorunda. sadece 3 ay icin gecerli olacaksa neden bosuna 6 aylik sigorta icin para odeyeyim ki? kendileri de bunu bildiklerinden bu maddeyi imzalanan poliçeye koymayıp sadece kitapçığa koyarak cinlik yapmaya calisiyorlar zannimca. ayrica 90 gunluk sigorta yaptirirsaniz da sadece 60 gun icin gecerli.

sonra sansiniza bu alti ay icinde turkiye"ye giris cikis yaparsiniz, ancak yeni yasa geregi yesil pasaportunuz ve oturma izniniz oldugu icin damga vurulmaz. (istege bagli sanirim) gun gelir, sigortanizin son ayinda bisiklet kazasi gecirirsiniz, kirik olup olmadigini anlamak icin doktora gitmek istersiniz, ancak once sigortanizin nasil isledigini cozmeniz gerekir. size verilen numarayi ararsiniz, durumunuzu anlatirsiniz, sigortanizin turkiye"den cikis yaptiktan sonraki 90 gun icinde gecerli oldugunu soylerler, turkiye"den cikis yaptiginizi ancak damganizin su su nedenden dolayi olmadigini soylersiniz, cevaplari "bizim boyle bir uygulamadan haberimiz yok" olur. neyse yine de bir sekilde sizi yurtdisi temsilcilerine baglarlar, size en yakin hastane bildirilir, doktora gidersiniz.

burada bitmez, cunku doktora gittiginizin ertesi gunu sizi sabahin korunden oglene kadar cesitli saatlerde arayip doktor raporunu yurtdisi temsilcilerine gondermenizi isterler. siz agriyan bacaginizla, kullanamadiginiz sag elinizle bir de bu islere kosturmaya calisirsiniz. sonra turkiye temsilcisine pasaportunuzun giris cikislari gosteren sayfasini faxlamanizi isterler, bi de onla ugrasirsiniz. tabii ki damga olmadigi icin bikac gun sonra tekrar ararlar, giris cikis yaptiginiza dair polis raporu isterler. lutfedip bu ilk doktor masrafini karsilamislardir ancak polis raporu olmadan bir dahaki masrafi karsilamayacaklardir, sigortanizin bitmesine bir hafta kaldigi icin "ooeehh" cekip rapor mapor almazsiniz. bir daha da anadolu sigorta"dan sigorta yaptirmaz, once sozlugu okursunuz.

buradan alinacak ders: giris cikis damganizi vurdurun, eski ucak biletlerinizi saklayin, benden uyanik olun imza atmadan kitapcigi okuyun. ha bir de bisiklet yolunda bile bisiklet surerken dikkatli olun, gerizekali birileri mutlaka yolunuza cikacaktir.

22 Haziran 2009 Pazartesi

mon doux mon tendre mon merveilleux amour


ilk yaz akşamlarının kendine has bir kokusu var. mersin'de sahilde yürüyüşten dönerken ya da heidelberg'te labdan çıkmış eve giderken aynı koku bana yaşadığımı hissettiren: yasemin/ iğde/ akşamsefası reyhası. belki de bu yüzden küçük şehirlerde yaşamayı seviyorum; hava güzelse yürüyebildiğim, çimlere yayılabildiğim, biraz 'su' görebildiğim, çiçek kokusunu içime çekip 'şanslıyım' diyebildiğim şehirleri seviyorum. haftasonu toplanıp mangal yapmayı, sokaklara yayılmış kafelerde çene çalmayı... ama illa da yasemin kokusunu.

---

döndürüp dolaştırıp 'yalnızlardanım/ güneşim/ la chanson des vieux amants ' dinleyip duruyorum. sıra
oh, mon amour
mon doux mon tendre mon merveilleux amour
de l'aube claire jusqu'à la fin du jour
je t'aime encore, tu sais, je t'aime 'ye geldiğinde çok ağlıyorum.


all rights reserved to me


16 Haziran 2009 Salı

you don't owe nothing to me, but to walk away

ruh halim bu kadar değişken, kafam bu kadar dağınıkken ne yazsam bilemiyorum. 3 ay sonunda epey bunalmış bir halde tatile gittim türkiye'ye, herkesi çok özlemiş olarak, herkesin gözlerinin içine tek tek bakıp bir 3 ay daha yetecek anı toparlamaya gittim. ancak hesaba katmadığım bir şey vardı, ben gidince insanlar da benden gitmişti. güya en yakın arkadaşlarımdan biri, ben almanya'dayken bir kere 'nasılsın?' demek şöyle dursun, evine gittiğimde odasının kapısını açıp 'hoşgeldin' bile demedi. ikili ilişkilerde hatayı hep kendimde ararım ama göz göre göre de kendimi suçlayamayacaktım bu sefer. yine de ben burada herkesten uzaktayken nasıl olduğumu bilmeyenler yanlarında olmamakla suçladılar beni. düşündüm, hala da düşünüyorum; uğrunda savaş vermeye değerler mi, yoksa ben de dedikleri gibi bundan sonra kendi yoluma mı bakmalıyım?

özleyerek gitmiştim türkiye'ye, belki dönmeye karar veririm diye gitmiştim, anladım ki dönmem için hiç bir sebep kalmamış. heidelberg'te mastera kabul aldım, sevinemedim bile.

halbuki ben insanların hayatınızdan gidebileceğini; ailelerin, eşlerin, sevgililerin, arkadaşların kendilerine farklı hayatlar kurabileceğini kabullenmiş, hoşgörmeye bile başlamıştım. düzenler yıkılabilir, yeni düzenler kurulabilirdi bana göre. yeter ki insan kendine ihanet etmesindi. bir yanım düzene alışmak, bağlanmak isterdi de öbür yanım o düzenleri bozardı, bir yere alışmaya başlayınca anlardım ki gitme vakti gelmiş. belki de insanlar eninde sonunda gidecekler diye kendi ellerimle koparırdım tüm bağları. yine de bu sefer içime oturdu bir şey. belki bu gidişin kolay kolay dönüşü olmadığını bildiğimden, belki bu sefer gitmek değil de kalmak istediğimden. en çok da insanlara verdiğim emeğe acıdığımdan, emeklerimi bu kadar kolay çöpe atmak istemediğimden.

düzen bozup yeniden kurmak kişisel tarihimi silmek demek biraz da. yeni bir yer, yeni arkadaşlar, yeni bir ben. ancak sile sile hafızamı da kaybettim sanki. eskiden nasıl olduğumu, hayatın nasıl olduğunu konuşacak kimsem yok. hatırlatacak kimsem yok. bu da beni köksüz bir ağaç yapıyor. şimdilik iki sene daha heidelberg'teyim, ondan sonra biliyorum ki yine gideceğim. ancak kendimi yeniden anlatıp, yeni bir düzen kuracak gücüm olur mu bilmiyorum.

---
mayıs başı odtü'de şenlik zamanıdır. biz de evde oturup yeni türkü'den 'dönmek' dinleyip ağladık bu mayıs.

all rights reserved to me

8 Haziran 2009 Pazartesi

3 Mayıs 2009 Pazar

Ohrwurm

yurtta geceleri uyuyamayınca ntv radyo'da klasik müzik programlarını dinlerdim ne olduğuna bakmaksızın, zamanla bir program kulağımda yer edindi, geceleri ona rastlama umuduyla açar oldum radyoyu: ortaçağ, rönesans ve barok müziğini tarihi olaylarla ilintilendiren troubadour. (troubadour ortaçağ avrupasındaki gezgin şairlere verilen admış) küçükken ansiklopedileri açıp sırayla mitoloji kahramanlarının tanımlarını okuyan ben, tabii ki çok sevmiştim mitoloji kokulu müzikleri. üstünden çok zaman geçti, iskender savaşır'ın blogu defteriske rastladım. ve kimbilir belki de; her hafta klasik müzik konserine giden sevgilimin, buradaki alman lisesi kültürüyle yetişmiş arkadaşlarımın, bale geçmişi olup 'sanat ' bilgisinin üzerine bolca basan g.nin yanında kendimi daha fazla ezik hissetmemek için defteriskteki ders notlarıyla kendimi eğitmeye karar verdim.

müziği ders olarak dinlemek onu prangaya dönüştürse de zamanla, bilmenin sınırı yok sanırım. 'bilen' olmaktan büyük bir zevk alan biri olarak, burada herkes moleküler biyolog olduğu için her hangi bir konuda her hangi bir şey biliyormuşum gibi hissetmiyorum uzun zamandır. o yüzden çok geç olmadan yeni şeyler öğrenmem, kendimi 'yaşlanıyorum eyvah!' duygusundan kurtarmam lazım. bazı şeylere çok geç kalmışım gibi hissetsem de, üniversiteden mezun olup da öğrenmeyi bırakmayı reddediyorum.

hem ortaçağ müziğiyle beraber ortaçağ tarihini öğrenmek gezdiğim onca kaleye, kiliseye bir anlam vermeme de yarar belki :)

ben küçükken hep ortaçağ fransa'sında prenses olmayı isterdim.
ha bir de elf.

Üstadım cevap verdi:

− Nasıl? diye sordu. Geceleyin dağa çıkmak isteyen olursa engel olan mı var? Yoksa çıkmak sadece mümkün değil mi?

Sevimli Sordello parmağı ile yere bir çizgi çizdi.

− Görüyor musun? dedi. Güneş battıktan sonra bu çizginin ötesine bile geçemezsin. Gecenin karanlığından başka engel yoktur dağa tırmanmak için. Karanlıklar çıkışı imkânsız hale getirmekle çıkmak arzusunu da yok eder.

27 Ocak 2009 Salı

the past will catch you unless you run faster


bazen olduğum yerde duruvermeyi istiyorum. yolda yürürken, film izlerken, uyurken. uyuyayım ve bir süre uyanmayayım istiyorum. huzurlu olduğum noktada durayım, bir milim ilerlemeyeyim. ve hatta huzursuz olsam bile, ben durayım, hayat dursun. ama elimde olmayan bir şekilde çok hızlı ilerliyor her şey. neyin nasıl geliştiğini takip edemez hale gelmişken, bir bakıyorum bambaşka bir hayatta, bambaşka bir noktadayım. sürekli ilerlemek iyi bir şey olsa da, ben bazen durmak istiyorum.

"hep aşılması gereken bir eşik daha oldu önümde..güçlükle kazanılmış bir hayat benimki..bağışlanmış değil"..der ve bir el çırpması ile dağıtıverir yüreğine konan tüm kuşları kadın.

18 Ocak 2009 Pazar

freedom is just another word for nothing left to lose


bir yıl daha geçti, bir yıl daha faili belli meçhul bir cinayetin içinde debelenip durduk. hiç bir şey değişmedi hrant, her şey bildiğin gibi. israil gazze'ye girdi, bu sefer yaşayan insan bırakmamacasına, dünya durdu izledi. bir oyunmuş gibi bu, şakadan bir ateşkes ilan etti, ancak yedi saat sürdü. ergenekon dediler, gerçekle zahiriyi hep birbirine karıştırdık. yalandır dediler, koca koca silahlar çıktı toprak altından, biz sevdiklerimizi verdiğimiz o topraktan silahlar çıkabilmesine şaşırdık. bu ülkenin başbakanının israil'den aldığı silahlarmış meğer. sonra hep birlikte israil'e değil de musevilere öfkeleniverdik. madem devletleri öldürüyordu, onlar da ölsünlerdi. hitler'e bile haklıymış dedik. bizde de birileri bu arada din adına parkta içki içen 'çocuk'ları öldürdü. kim bilir kaç çocuk öldü böyle bilmedik. sonra gencecik çocukları 'zina'yla andılar, hayret bu sefer sesimizi çıkarabildik. 'köpekler girebilir, ermeni'ler giremez' diye pankart açtılar, ben sıra ne zaman çerkeslere gelir diye merak ettim. kürtçe yayın hakkı verdiler diye yer yerinden oynadı, bunun bir 'lütuf' değil 'hak' olduğunu unuttular. çerkesler de yayın hakkı isteyince ülke bölünecek sandılar. en önemli şeyi, insanların özgürlüklerle birbirlerine yaklaştıklarını unuttular.

bir sene daha geçti, biz yine ortak acılar yaşayıp birbirimize sırt çevirdik. bir sene daha geçti, biz yine kendi günahlarımızda boğulduk.

6 Ocak 2009 Salı

just in case...


Bir centaur olan Nessus, Hercules'le evli olan Deianira'yı kaçırmaya çalışırken Hercules tarafından öldürülür. Ölürken Deianira'ya kanının bir kısmını almasını, bu kanı Hercules'ün giysilerine sürdüğü takdirde Hercules'ün onu aldatamayacağını söyler. Bu arada Hercules'ün bir görev için uzaklara gitmesi gerekir. Kuşku içindeki Deianira kanı sürer, kan Hercules'ün acılar içinde ölmesine yol açar. Bunu gören Deianira kendini öldürür...


Tunic of Nessus:
a source of misfortune from which there is no escape; a fatal present; anything that wounds the susceptibilities