17 Şubat 2010 Çarşamba

dalgalandım da duruldum

çok kızardı bunu görse, kardeşim

5-6 yaşlarıma dair bir kaset kaydı vardı evde, şimdi nerdedir bilemem. annem, babam, ben konuşup şarkılar söylemişiz. arada emel sayın'dan yağdır mevlam su çalmış, babam türk san'at musikisinden hatırlamadığım bir eser icra etmiş, bana şarkı söyletmek için türlü şebeklikler yapmışlar... küçük kurbağa'yı söylediğimi hatırlıyorum, ana sınıfına gidiyormuşum sanırım o zaman, sınıfta öğrendiğim yemek duasını okumuşum.

annem çalıştığı için bakıcılarla, kreşle, ana okuluyla geçti çocukluğum. bir gün annem kardeşimle beni aslında alt kalt komşumuz olan bakıcıya yolladı, ama yalvarmışız o gün ona gitme diye. 'siz gidin ben de çorabımı giyip geliyorum' dedi, biz usulca gittik tabi, oturduk bekliyoruz bekliyoruz annem gelmiyor! o gün herhalde büyük bir düş kırıklığıydı benim için.

kreşte bizi öğle uykusuna yatırırlardı, nefret ederdim o yüzden. güzel bir bahçesi, salıncakları vardı, bir ara çok hastalandığım için uzun süre bahçeye çıkamamıştım diye hatırlıyorum. gözümün önünde kopuk kopuk görüntüler var; yılbaşı arefesi bize küçük renkli kutular vermişler, sonra noel baba gelmiş hediyeler dağıtmış, bütün kız çocukları bebek alırken benim yürüyüp ışıklar saçan bir robotum olmuş herkes elimden almaya çalışmıştı çığlık çığlığa. bunun üzerine ben tabi noel babaya inanmaya başladım taa ki annemler 'biz aldık o hediyeyi, sana versinler diye verdik' deyinceye kadar. bir de salopetim vardı kreşteyken, çok çişimin geldiği bir gün askılarını çıkarmayı bir türlü beceremeyip altıma yapmıştım. (neymiş küçük çocuklara giydirilmeyecekmiş böyle şeyler)

anasınıfına annemin çalıştığı okulda devam ettim, şişman sarışın bir örtmenimiz vardı, çocuksun napıcan işte her gün hamurdan hayvanlar yapar, boyama kitapları boyarsın di mi? ben onların dışında bir de sınıftaki çocukları sopayla kovalardım, sonraları bu iş annemin öğrencilerini sopayla kovalama ve mahalledeki erkek çocuklarla kavga etmeye kadar vardı.

aklıma bin türlü görüntü üşüştü birdenbire ama sebeb-i yazım sözlükteki babaların çocuklarına söyledikleri şarkılar başlığı. benim babam hep türk sanat müziği parçaları söylerdi bana, bazen beraber söylerdik. belki de ondan çok severim zeki müren'i. babamaysa, her kız çoçuğunun olduğu gibi çok aşığım :)

müzeyyen senar, meftunun oldum
muazzez abacı, silemezler gönlümden

4 Şubat 2010 Perşembe

unuttuğum masallar


kuzenimin iki ingilizce kitabı vardı ben küçükken; hansel ve gretel, ve küçük deniz kızı. ben henüz okuyamaz, yazamaz ve tabii ingilizce bilmezken, onların resimlerine bakar dururdum. öyle bol renkli resimli kitapların olmadığı zamanlardı, nasıl acayip gelirdi bana o kitaplar. ışıl ışıl, kalın kapaklı, rengarenk. önce kuzenime anlattırırdım, bi şekilde ezberleyip kendi kendime anlatırdım sonra. unuttukça tekrar kuzene.

cadı vardı mesela küçük deniz kızı'nda, nasıl üzülürdüm her seferinde denizkızının sesini aldığında. hansel ve gretel'in pasta evini düşler, dünyanın bütün şekerlemeleri benim olsun isterdim. özellikle de hiç görmediğim şu kırmızı beyaz baston şekilliler.


yıllar sonra hansel ve gretel'i bir arkadaşıma anlatmaya kalktığımda 'şimdi uydurdun di mi bunu, yeme beni' demişti, ne dediysem bir türlü inandıramamıştım.

aklıma geldi öylece, güzeldi be çocukluğum.

---

bir de kardeşimin her gece uyumadan anlattırdığı bir masal vardı, ezberlemiştim anlatmaktan, bi insan bıkmaz mı hiç aynı masalı dinlemekten!

---
küçük deniz kızı: hans christian andersen
hansel ve gretel: grimm kardeşler
andersen'den masallar toplamasını okuyun, kurşun asker, kibritçi kız, ekşi elmalar, karlar kraliçesi, parmak kız, aklıma gelmeyen nicesi...

27 Ocak 2010 Çarşamba

bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik

ilk göz ağrımdı buz pateni, bisiklet sürmekten bile daha çok zevk aldığım şeydi. bisiklet sürmek baharları çiçek kokusunu, yazları güneşi içe çekmek, rüzgarı yüzünde hissetmek demekse; buz pateni de saf tutku ve hız demekti. ve tabii estetikle adrenalin.

nerede adrenalin ve hız diye sorarsanız, tam ayağınızın altında derim. zeminin ayaklarımın altından kayıp gitmesi, hızı herhangi bir tekerlek üzerinde değil, bedenimde hissetmek, gittikçe hızlanırken vücudumu kırıp yön vermek...

hangi arada unutmuşum, hangi gündelik dertlere düşüp de vazgeçmişim bilmiyorum ama yaklaşık üç senedir buz pateni yapmıyordum. hey gidi günler, vakti zamanında cross da atardık spin de. uzun ısrarlarım sonucu sağolsun volkan buz pateni pisti buldu, gününü ayarladı, pazar sabahı bizi önce kahvaltıya misafir etti sonra da buz patenine gittik. bende bir sevinç bir içi içine sığamama! önce titrek bacaklarımı açmam gerekti tabi, o kalabalıkta zor olsa da yavaş yavaş hızlandım. ortalık 4-5 yaşlarında velet kaynıyordu, onlar kızaklı penguenlere tutunmuş kaymaya çalışıyorlarken sağımı solumu önümü ve arkamı sürekli kollamam gerekiyordu. seansın bitmesine az kala 'yaa 5 dakika daha' diyen çocuklar gibiydim, yorulsam da pissten çıkmak istemedim. düşündükçe hala içim mutlulukla doluyor, ne çok özlemişim!


biz pazar günü her şey dahil 8 €'ya mutluluk satın aldık. bundan sonra 2-3 haftada bir gidicem, kendime söz verdim. hazır evgeni plushenko da buz patenine dönmüşken, ben neden dönmeyeyim :)

favori buz dansçılarım marina anissina- gwendal peizerat

23 Ocak 2010 Cumartesi

öğğğhh


üstteki fotoğrafta açıkça görüldüğü üzere, kadın boynunda ölü bir tilki taşıyor, kafası ve ayaklarıyla birlikte! kürk böyle gözümüze gözümüze sokulduğu zaman tiksiniyoruz ondan, ancak kimilerimiz için montlarda yaka ya da kol detayı olarak kullanılabilir bir şey kürk. etol kürk mesela, çoğu kadın için arzu nesnesi olabilir. insan kanı bulaşan pırlantalarda olduğu gibi, kürk meselesinde de refah düzeyini göstermek, herkesin sahip olamadığı bir şeye sahip olmak, kendisini pahalı bir nesneyle özdeşleştirip ego tatmin etmek amaç. söylemeye gerek var mı bilmiyorum, ceset taşıyorsunuz üzerinizde!

mesela ugg botlarla ilgili şöyle bişey okumuştum, tüylerimi diken diken etti:

imal edilirken o koyunların kuzuların neler çektiğini bilip de hala giymeye devam edenlere yazıklar olsun. deriye zarar gelmesin diye kuzuyu (o küçücük, körpecik, dünyalar tatlısı kuzuyu) götünden ve gözlerinden matkapla delerek öldürüyorlar, çünkü diğer türlü derisine zarar geliyor. ama öldürmeden önce yününü almaları gerekiyor, çünkü öldükten sonra yün mundar olduğundan ayakkabı sektöründe kullanılamıyor, en fazla terlik oluyor. yünlerini de kırpmıyorlar, cımbızla tek tek alıyorlar, o kadar yün, düşünün! onun için pahallı zaten.

insan kendini günlük koşuşturmacaya kaptırıp bilinçlenmeyi ve bilinçlendirmeyi unutuyor, ancak benim insana atfedebildiğim bir özellik varsa o da sorumluluk sahibi olmaktır. zenginlerin fakirlere, aydınların cahillere karşı bir sorumluluğu var işte.
sorumluluk sahibi organizasyonlardan biri:
international fund for animal welfare

ha ben mesela hayvan haklarını insan haklarından üstün tutmam açıkça, laboratuarda deney hayvanı kullanan güruhtanım, ancak keyfi olarak zarar vermek ve eziyet çektirmek işin bambaşka bir boyutu.
laboratuar hayvanlarına nasıl muamele edilmesi gerektiğini de ileride konuşuruz.

18 Ocak 2010 Pazartesi

the boy paradox


hayatımın erkeği diye bir bilog var, pek letafetli, pek eğlenceli. erkeklere harcadığı vakti ilme yatırsa mutfak aletleriyle atomu parçalayacağını iddia ediyor; ey okur her kadın için geçerli değil mi bu?

sözlükte de hali hazırda üstünde epeyce kafa yorulmuş bi konu var: hatunların efendi adam yerine piç tercihi. ben de bilime harcayacağım vaktin bir kısmını bu konu üzerinde değerlendireceğim:)
*yazar burada piç kelimesini 'çapkın, ortam çoçuğu ve güvenilmez' anlamında kullanıyor, iş bu yazıda da öyle kullanılacaktır. (mersin'de çok kullanırdık piç lafını ama ankara'da kullanan görmedim)
bir kere terminolojide hata var. kadınlar piç adamları değil, piç adamların o kadar insandan sonra durulup sadece kendilerini sevebilme ihtimalini severler. hepimiz behlül'ünü bekleyen nihal gibiyiz aslında. o yakışıklı, şeytan tüyüne sahip adamın bizi seçebileceğine inanmak istiyoruz. bir diğer mevzu da, behlül dururken beşir'e kim bakar tabii. düz adamı kim ne yapsın, heyecan istiyoruz!

piç adam, olur da bir ilişki içerisinde bulursa kendini, izleyeceği iki yol var, ikisinin sonu da terkedilmeye çıkıyor.

eğer erkek, 'artık ciddi bir ilişkim var, elimi ayağımı çekiyorum bu piyasadan' derse, zamanla dışarı çıkmayan, gittikçe kilo alan, sürekli mızmızlanan bir 'ev erkeğine' dönüşüyor, sıkıcı oluyor, içimizi bayıyor biz de kendisini sepetliyoruz. neden dışarı çıkmıyor? çünkü fark ediyor ki ortamlara akıp hatun kaldırmaktan başka uğraşı, öyle ortamlarda beraber takıldığı piç arkadaşlarından başka arkadaşı yokmuş.

diğer bir seçenekse onbeşbin kızla beraber olmaya devam edip; ev yemeği, huzur, saygınlık ve çocuk ihtiyacını göz önündeki ilişkisiyle karşılamaktır. ee her behlül'ün bir de bihter'i var. benim böyle her yola gelir bir arkadaşım var, sevgilisini aldattığı kızın evinde başka bir kıza mesaj çektiği rivayet edilir :) bu yola başkoyan erkek, durumunun aslında ortada olduğunu, yalnız kızın bir umut 'belki yola gelir' diye beklediğini bilmeli, netekim yola gelmezse ilişkinin süresi sabrın sonuyla doğru orantılı.

aslında belli bir durgunluk seviyesine gelene kadar piç adamla olan ilişkinin süresi efendi adamla olan ilişkinin süresiyle aynı. ikisi de bir süre sonra sıkıcı, 'ama sen beni sevmiyosooon' hallere dönüşüyor. geriye aynı soru kalıyor: 'peki kim lan bu hayatımın erkeği?'

---

efendi adam yerine piç tercih eden hatunlar için gelsin:
Alexander Skarsgård aka Eric Northman


bi de içimden geldi: bad things

17 Ocak 2010 Pazar

hey lyla!


kadınların bende kontenjanı var. aşk acısı çeken, hüzünlenen, iki kadeh atıp keyiflenen, sarhoş olup oradan oraya zıplayan, sevdiği yanında olunca gözleri parlayan kadınlar.
erkekler öyle değil mesela. hadi gönlüm acı çeken hiç bir insana dayanamaz ama, erkekler potansiyel 'domuz' kategorisinde benim için. pişmanlık içerisinde acı mı çekiyor? çeksin domuz!
halbuki kadınlar, hem birbirlerinin gözünü oyarlar, hem de hiç beklemediğin anda derdine ortak olurlar. kadın olduğumdan belki, ortak bir dilimiz var işte. erkeklerin de vardır, ben bilmem.
bildiğim şudur; gözünde ışıltı olan kadını alır, kalbimin bir köşesine koyarım.
gerçi gözünde ışıltı olan herkes kalbin bir köşesine koyulmaya değer ya...
yine de, kadınlar bende torpilli!


3 Aralık 2009 Perşembe

dance in Korea began with shamanistic early rituals three thousand years ago

dün yemekhaneye girer girmez etrafta geleneksel kıyafetler içinde dolaşan insanlar farkettim. (ama nerenin kıyafeti?) sonra bi adam geldi 'az sonra geleneksel kore dansı yapılacak' dedi almanca, bense 'hıhı'. birden 3 kız 3 erkek bildiğimiz pop şarkılardan birinde dansetmeye başladılar, yemekhanenin ortasında! kahkaha atmamaya çalışarak ve 'ulan türkiye'de olsak ne t..k geçmişlerdi bunlarla ya' diye düşünerek yemeğimi yemeye gittim. döndüğümde dansın 'geleneksel' olan kısımına geçmişlerdi, üşenmedim sizler için kaydettim :)

kültürel promosyon güzel tabi de yemekhanedeyiz kardeşim, yapmayın! bi de ben bu videoyu çektikten sonra dansçılardan biri elindekini düşürdü, kehkeh.


27 Kasım 2009 Cuma

that was when i ruled the world


bi kaç gün öncesine kadar bayramın yaklaştığından bile bihaberdim. sonra teker teker herkes evine gitti; kuzenim, kardeşim, sevgilim. onların evde olup benim burda olmam hüzünlü, bayramda evden uzakta olmak fenaymış.

17 Kasım 2009 Salı

I see that look in her face she's got that look in her eye


hayatta yapmamaya dikkat ettiğim şeylerden biri insanları yargılamaktır. hayatı yaşamanın yazılı bir kuralı yok diye düşünürüm hep, bizim yanlış diye düşündüğümüz bazı şeyler başkalarına fena halde doğru gelebilir, ya da doğru gelmeyi bırak insan sırf canı istedi diye yanlış yapma hakkına sahip olmalıdır. birini hep doğruyu yaptığı için sevmek çok kolay, önemli olan o şeyin yanlış olabilme ihtimali olsa bile karşıdakini dinleyip onun isteklerine saygı göstermek, kararının arkasında onunla beraber durabilmek. kendi küçük dünyamızda katı kararlarımızla mükemmel olabiliriz, ancak o dünyanın ne zaman altüst olacağı hiç belli olmaz. ki hadi en mükemmel biziz diyelim, bu bize insanlara tepeden bakıp üstüne bir de nutuk çekme hakkını vermez. azıcık kendimizi biliyorsak tabii.

bu akşam birilerinin dedikodusunu yapmadığım, herkesle beraber onlara 'cıkcık'lamadığım, onları yargılamadığım için yargılandım. karşımdaki tutup bi de yargılamanın 'akıl baliğ' olduğuna inandırmaya çalıştı beni. her hangi birini yargılayacak, her hangi biri tarafından yargılanacak insan değilim. insanların seçimlerine, bu bizi seçmiyor olmaları demek olsa bile saygı duymalı. hadi onu bile yapamıyorsak çenemizi kapatıp oturmayı bilmek lazım.

---
bunun üstüne bir de lilly allen'dan 22 dinleyiniz, çok eğlenceli

31 Ekim 2009 Cumartesi

küçük prens artık büyümeli


elime farklı zamanlarda farklı versiyonları geçmiş olsa da küçük prens'i yıllardır okuyamadım. ne ingilizcesini ne almancasını ne de türkçesini. ne zaman okumaya kalkışsam nefesim daralıyor, mideme bir yumruk gelip oturuyor. çocuk aklının tazeliğine ve masumiyetine inanan bir kitabı çocukların masumluğuna inanmayan biri nasıl okuyabilir ki? çocuklar acımasızdır, yargılayıcıdır. 1,5 yaşındaki bir çocuğun oyuncağını paylaşmamaktaki inadını görmeyenler ona bencil diyemez.

bir hocamın 6 yaşındaki kızı şöyle demişti bana yıllar önce: 'okulda çocuklar benle kör diye dalga geçiyorlar, ama ben kör değilim ki, doğarken göz kapağım zedelenmiş...' 6 yaşındaki bir çocuğun zamanından önce acıyla olgunlaşmasını sağlayan, yine çocuklar.

insan acı çekerek acı çektirmemeyi, sevilerek sevmeyi, sevilmeyerek karşılıksız sevmeyi öğrenir, öyle öğrendik hepimiz. 'kıymet bilecek yaşa gelmek', merhamet duymayı öğrenmek zamanla olan ve malesef bir çocukta bulunmayan şeyler. çocukların dürüstlüğüne mü hayransınız? acıtacağını bilerek, ya da acıtacağının farkında bile olmadan aklına geleni dümdüz söylemek başka şey; karşındakinin benliğine saygı duyarak doğruyu acıtmadan söyleyebilmek, ve hatta bazen doğruyu hiç söylememeyi seçmek başka şey. insan zamanla herkesin doğrusunun farklı olduğunu da öğreniyor zaten.

ne zaman 'en sevdiğim kitap küçük prens' diyen birini görsem, ondan korkarım. ya çocukluğunun üstüne bir şey koyamamıştır; ya da çocuk hoyratlığından vazgeçememiştir.

zamanında biri demişti, 'kimsenin kalbi sıfır kilometre değil'.
ve aslında bu o kadar da kötü bir şey değil...