1 Mayıs 2010 Cumartesi

goodbye and i choke



yüzlerce kişinin olduğu amfi tiyatroda, dolunay bulutların arkasından çıkıyordu yavaş yavaş. içimden geçenler yüzüme yansıyordu ara sıra, yine de aya bakıp 'so romantic' dedim. öyleydi de, insana kendini kötü hissettirecek kadar güzeldi gece. tepeye çıkışımız bir saatten fazla sürmüş, arada yağmur çiselese de durmamıştık. yağmurdan değil ama terden sırılsıklamdı tişörtüm, yaldır yaldır rüzgar eserken emindim, kesin zatürre olacaktım. geceyi amatör havai fişeklerle, ateş jonglörleriyle, ve olay çıksın da biz de bir sene boyunca bunun dedikodusunu yapalım diye milleti sarhoş etme çabalarıyla geçirmiştik. geyik konuşmaların arkasındaki kaçamak bakışların farkındaydım, yine de bir şey yokmuş gibi bakıp gülümsemeye devam ettim. hava iyice soğuyunca, arkamızda portekizlileri ve dolunayı bırakıp dönmeye karar verdik. ağaçlardan sıyrılıp sokaklara ulaştığımızda, uzun süredir almanları çekiştiriyorduk. 'buraya geldiğimden beri depresyondayım' dedi, 'nasıl oluyor bilmiyorum, sebebini ya da nasıl geçeceğini bilmiyorum ama bir şey var işte'. 'anlıyorum' dedim, anlıyordum da, bir an çok mutluyken öbür an nasıl bu kadar üzgün olabildiğimin, nasıl kendimi iki ayrı hayatı yaşar gibi hissettiğimin sebebini ben de bilmiyordum. gece boyunca aklımdan geçenler korkutmuştu beni, bunları düşünebilecek duruma geldim mi yoksa geçici bir şey miydi, bilemedim. iki ayrı hayatımın birbirine karşı sorumlulukları var mıydı? o sorumlulukları umursamamaya hiç bu kadar yakın olmamıştım belki de. o anlatırken, neşesinin altına gizlediği hüznü üzmüştü beni. bir an aynıymışız gibi hissettim, o da uzakta birilerini özleyen biriydi sadece. bir buçuk saatlik yürüyüşün sonunda rahatlamıştı içim, yine de huzurlu bir uykunun kolları değildi beni karşılayan.
---
manga- cevapsız sorular
dishwalla- angels or devils
macy gray- i try
reamonn- star

18 Nisan 2010 Pazar

sinane

annanemle ben başbaşa kaldığımızda sıklıkla yaptırdığı bir şey var: 'hadi şunu arayalım, hadi bilmemne teyzeyi arayalım, hadi bilmemkim halayı arayalım hastaydı merak ediyorum'. 'annane kim o ben bilmiyorum numarasını' deyince zorla aratır buldurur bi de. numara bazen yanlış çıkar, bazen cevap vermez, nadiren açan olursa önce bir kendimi tanıtma faslından geçerim. 'ben gefo m'nin kızıyım, nasılsınız, annanem sizinle konuşmak istiyordu daaa..' yavrum alo derken sesi titrer hep, yorulur konusurken; bazen ağlar üzüldüğünde, kızarım ben de 'insanlara acılarını neden hatırlatıyorsun durup dururken!' diye. bazen de oyuncudur, evde kimse yokken misafirliğe gelmek isteyen birilerine telefonda sesini titretip 'hastayım yatıyorum' diyip yanıma 'oh be kurtulduk' diye gelmişliği vardır :)

televizyonda dekolteli birilerini gördü mü dayanamaz 'şunlara bak döşleri açık geziyolar, günah günah, puu' ya da 'utanmadan ağzından öpüyo, pis ağızdan öpülür mü böğ'. bir gün dayanamadım 'anane dedemi hiç öpmedin mi?' diye sordum. tööbe billah:) 'yok! öyle adet mi olurmuş, pis, öpülür mü ağızdan' dedi. biraz daha sıkıştırdım, ı-ıh. 'beş çocuğu nasıl yaptın o zaman?' diyemedim tabi :)

kısacası, yirim.

fotoğrafını da hiç çektirmez, eliyle yüzünü kapatır, 'niye çekiyosun benim çirkin suratımı?' der =)

6 Nisan 2010 Salı

that's the spirit!


ben aslında hayatımdaki sayfaları kapatamayan bir insanım. yok yok aslında domuz gibiyim, evet domuz. hayatında olduğum herkes beni aladağdan serin sanar, içimde fırtınalar koparken kılım bile kıpırdamaz, domuzluk dediğim bu. umrumda değilmiş gibi geçer giderim insanların üstünden, içimde kalır acısı. zaman geçer, acı da geçer belki ama unutmam, intikam da almam belki ama unutmam. zamanı vardır, gelecektir her şeyin; benim zamanım hep gelmiştir.

Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada,
bu köşecikte,

öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.

---
illustrasyon: nancy

24 Şubat 2010 Çarşamba

monochrome


çift psikolojisinde, birey olamama diye bir olgu var. genellikle ben 2+1, 4+1, 6+1inci insan olduğum için, çiftleri doğal ortamlarında gözlemleyebiliyorum :)

toplu bir ortamda, 'significant other'ı ile beraber olan insanlara bakın. a kişisi bir şey söyler, sevgilisi onu destekler ya da onun söylediğinden bir çıkarım yapar. tek başlarına bir konuşmayı yürütemezler. bu kişiler illa da yanyana/karşılıklı oturur. taze sevgililer ya da yeni evli çiftler masa altından, üstünden, kenarından elele tutuşur. özellikle kız kıza/erkek erkeğe değil de karşı cinsle de sevgilisinden bağımsız olarak oturup konuşabilen insana çok az rastladım. sonra akşamları illa beraber çıkılır, yemek ısmarlanacaksa önce sevgiliye danışılır...

sürekli yapışık gezen insanlar ayrılınca/ tek başlarına kalınca ellerini kollarını nereye koyacaklarını bile şaşırırlar. bir restorana girip tek başına yemek yiyemeyen, tek başına alışverişe çıkamayan insanlar gördüm. sürekli eşiyle/sevgilisiyle girdiği bir ortamda tek başına kalınca köşede eğreti duran, konuşamayan insanlar... genelde yalnız bir insan olarak garip geliyor bana bunlar, ne var tek başıma yemek yemede? ya da bir birey olarak her hangi biriyle her hangi bir konuyla ilgili görüşlerimi paylaşmada? ve hatta tanımadığım insanlarla tanışıp konuşmakta? heidelberg'in bir getirisi de bu oldu sanırım, tanımadığım insanlarla gerektiğinde muhabbet edebiliyorum kolayca.

yalnız başına güçlü duramayan insanları hep küçümsemişimdir. bilinçli yaptığım bir şey değil, saygı duyamıyorum açıkça. benlikleri yokmuş gibi geliyor, bir de dedim ya ezik duruyorlar. burdan sesleniyorum, çift olmaya alışmayın lütfen :)
---

her morning elegance

17 Şubat 2010 Çarşamba

dalgalandım da duruldum

çok kızardı bunu görse, kardeşim

5-6 yaşlarıma dair bir kaset kaydı vardı evde, şimdi nerdedir bilemem. annem, babam, ben konuşup şarkılar söylemişiz. arada emel sayın'dan yağdır mevlam su çalmış, babam türk san'at musikisinden hatırlamadığım bir eser icra etmiş, bana şarkı söyletmek için türlü şebeklikler yapmışlar... küçük kurbağa'yı söylediğimi hatırlıyorum, ana sınıfına gidiyormuşum sanırım o zaman, sınıfta öğrendiğim yemek duasını okumuşum.

annem çalıştığı için bakıcılarla, kreşle, ana okuluyla geçti çocukluğum. bir gün annem kardeşimle beni aslında alt kalt komşumuz olan bakıcıya yolladı, ama yalvarmışız o gün ona gitme diye. 'siz gidin ben de çorabımı giyip geliyorum' dedi, biz usulca gittik tabi, oturduk bekliyoruz bekliyoruz annem gelmiyor! o gün herhalde büyük bir düş kırıklığıydı benim için.

kreşte bizi öğle uykusuna yatırırlardı, nefret ederdim o yüzden. güzel bir bahçesi, salıncakları vardı, bir ara çok hastalandığım için uzun süre bahçeye çıkamamıştım diye hatırlıyorum. gözümün önünde kopuk kopuk görüntüler var; yılbaşı arefesi bize küçük renkli kutular vermişler, sonra noel baba gelmiş hediyeler dağıtmış, bütün kız çocukları bebek alırken benim yürüyüp ışıklar saçan bir robotum olmuş herkes elimden almaya çalışmıştı çığlık çığlığa. bunun üzerine ben tabi noel babaya inanmaya başladım taa ki annemler 'biz aldık o hediyeyi, sana versinler diye verdik' deyinceye kadar. bir de salopetim vardı kreşteyken, çok çişimin geldiği bir gün askılarını çıkarmayı bir türlü beceremeyip altıma yapmıştım. (neymiş küçük çocuklara giydirilmeyecekmiş böyle şeyler)

anasınıfına annemin çalıştığı okulda devam ettim, şişman sarışın bir örtmenimiz vardı, çocuksun napıcan işte her gün hamurdan hayvanlar yapar, boyama kitapları boyarsın di mi? ben onların dışında bir de sınıftaki çocukları sopayla kovalardım, sonraları bu iş annemin öğrencilerini sopayla kovalama ve mahalledeki erkek çocuklarla kavga etmeye kadar vardı.

aklıma bin türlü görüntü üşüştü birdenbire ama sebeb-i yazım sözlükteki babaların çocuklarına söyledikleri şarkılar başlığı. benim babam hep türk sanat müziği parçaları söylerdi bana, bazen beraber söylerdik. belki de ondan çok severim zeki müren'i. babamaysa, her kız çoçuğunun olduğu gibi çok aşığım :)

müzeyyen senar, meftunun oldum
muazzez abacı, silemezler gönlümden

4 Şubat 2010 Perşembe

unuttuğum masallar


kuzenimin iki ingilizce kitabı vardı ben küçükken; hansel ve gretel, ve küçük deniz kızı. ben henüz okuyamaz, yazamaz ve tabii ingilizce bilmezken, onların resimlerine bakar dururdum. öyle bol renkli resimli kitapların olmadığı zamanlardı, nasıl acayip gelirdi bana o kitaplar. ışıl ışıl, kalın kapaklı, rengarenk. önce kuzenime anlattırırdım, bi şekilde ezberleyip kendi kendime anlatırdım sonra. unuttukça tekrar kuzene.

cadı vardı mesela küçük deniz kızı'nda, nasıl üzülürdüm her seferinde denizkızının sesini aldığında. hansel ve gretel'in pasta evini düşler, dünyanın bütün şekerlemeleri benim olsun isterdim. özellikle de hiç görmediğim şu kırmızı beyaz baston şekilliler.


yıllar sonra hansel ve gretel'i bir arkadaşıma anlatmaya kalktığımda 'şimdi uydurdun di mi bunu, yeme beni' demişti, ne dediysem bir türlü inandıramamıştım.

aklıma geldi öylece, güzeldi be çocukluğum.

---

bir de kardeşimin her gece uyumadan anlattırdığı bir masal vardı, ezberlemiştim anlatmaktan, bi insan bıkmaz mı hiç aynı masalı dinlemekten!

---
küçük deniz kızı: hans christian andersen
hansel ve gretel: grimm kardeşler
andersen'den masallar toplamasını okuyun, kurşun asker, kibritçi kız, ekşi elmalar, karlar kraliçesi, parmak kız, aklıma gelmeyen nicesi...

27 Ocak 2010 Çarşamba

bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik

ilk göz ağrımdı buz pateni, bisiklet sürmekten bile daha çok zevk aldığım şeydi. bisiklet sürmek baharları çiçek kokusunu, yazları güneşi içe çekmek, rüzgarı yüzünde hissetmek demekse; buz pateni de saf tutku ve hız demekti. ve tabii estetikle adrenalin.

nerede adrenalin ve hız diye sorarsanız, tam ayağınızın altında derim. zeminin ayaklarımın altından kayıp gitmesi, hızı herhangi bir tekerlek üzerinde değil, bedenimde hissetmek, gittikçe hızlanırken vücudumu kırıp yön vermek...

hangi arada unutmuşum, hangi gündelik dertlere düşüp de vazgeçmişim bilmiyorum ama yaklaşık üç senedir buz pateni yapmıyordum. hey gidi günler, vakti zamanında cross da atardık spin de. uzun ısrarlarım sonucu sağolsun volkan buz pateni pisti buldu, gününü ayarladı, pazar sabahı bizi önce kahvaltıya misafir etti sonra da buz patenine gittik. bende bir sevinç bir içi içine sığamama! önce titrek bacaklarımı açmam gerekti tabi, o kalabalıkta zor olsa da yavaş yavaş hızlandım. ortalık 4-5 yaşlarında velet kaynıyordu, onlar kızaklı penguenlere tutunmuş kaymaya çalışıyorlarken sağımı solumu önümü ve arkamı sürekli kollamam gerekiyordu. seansın bitmesine az kala 'yaa 5 dakika daha' diyen çocuklar gibiydim, yorulsam da pissten çıkmak istemedim. düşündükçe hala içim mutlulukla doluyor, ne çok özlemişim!


biz pazar günü her şey dahil 8 €'ya mutluluk satın aldık. bundan sonra 2-3 haftada bir gidicem, kendime söz verdim. hazır evgeni plushenko da buz patenine dönmüşken, ben neden dönmeyeyim :)

favori buz dansçılarım marina anissina- gwendal peizerat

23 Ocak 2010 Cumartesi

öğğğhh


üstteki fotoğrafta açıkça görüldüğü üzere, kadın boynunda ölü bir tilki taşıyor, kafası ve ayaklarıyla birlikte! kürk böyle gözümüze gözümüze sokulduğu zaman tiksiniyoruz ondan, ancak kimilerimiz için montlarda yaka ya da kol detayı olarak kullanılabilir bir şey kürk. etol kürk mesela, çoğu kadın için arzu nesnesi olabilir. insan kanı bulaşan pırlantalarda olduğu gibi, kürk meselesinde de refah düzeyini göstermek, herkesin sahip olamadığı bir şeye sahip olmak, kendisini pahalı bir nesneyle özdeşleştirip ego tatmin etmek amaç. söylemeye gerek var mı bilmiyorum, ceset taşıyorsunuz üzerinizde!

mesela ugg botlarla ilgili şöyle bişey okumuştum, tüylerimi diken diken etti:

imal edilirken o koyunların kuzuların neler çektiğini bilip de hala giymeye devam edenlere yazıklar olsun. deriye zarar gelmesin diye kuzuyu (o küçücük, körpecik, dünyalar tatlısı kuzuyu) götünden ve gözlerinden matkapla delerek öldürüyorlar, çünkü diğer türlü derisine zarar geliyor. ama öldürmeden önce yününü almaları gerekiyor, çünkü öldükten sonra yün mundar olduğundan ayakkabı sektöründe kullanılamıyor, en fazla terlik oluyor. yünlerini de kırpmıyorlar, cımbızla tek tek alıyorlar, o kadar yün, düşünün! onun için pahallı zaten.

insan kendini günlük koşuşturmacaya kaptırıp bilinçlenmeyi ve bilinçlendirmeyi unutuyor, ancak benim insana atfedebildiğim bir özellik varsa o da sorumluluk sahibi olmaktır. zenginlerin fakirlere, aydınların cahillere karşı bir sorumluluğu var işte.
sorumluluk sahibi organizasyonlardan biri:
international fund for animal welfare

ha ben mesela hayvan haklarını insan haklarından üstün tutmam açıkça, laboratuarda deney hayvanı kullanan güruhtanım, ancak keyfi olarak zarar vermek ve eziyet çektirmek işin bambaşka bir boyutu.
laboratuar hayvanlarına nasıl muamele edilmesi gerektiğini de ileride konuşuruz.

18 Ocak 2010 Pazartesi

the boy paradox


hayatımın erkeği diye bir bilog var, pek letafetli, pek eğlenceli. erkeklere harcadığı vakti ilme yatırsa mutfak aletleriyle atomu parçalayacağını iddia ediyor; ey okur her kadın için geçerli değil mi bu?

sözlükte de hali hazırda üstünde epeyce kafa yorulmuş bi konu var: hatunların efendi adam yerine piç tercihi. ben de bilime harcayacağım vaktin bir kısmını bu konu üzerinde değerlendireceğim:)
*yazar burada piç kelimesini 'çapkın, ortam çoçuğu ve güvenilmez' anlamında kullanıyor, iş bu yazıda da öyle kullanılacaktır. (mersin'de çok kullanırdık piç lafını ama ankara'da kullanan görmedim)
bir kere terminolojide hata var. kadınlar piç adamları değil, piç adamların o kadar insandan sonra durulup sadece kendilerini sevebilme ihtimalini severler. hepimiz behlül'ünü bekleyen nihal gibiyiz aslında. o yakışıklı, şeytan tüyüne sahip adamın bizi seçebileceğine inanmak istiyoruz. bir diğer mevzu da, behlül dururken beşir'e kim bakar tabii. düz adamı kim ne yapsın, heyecan istiyoruz!

piç adam, olur da bir ilişki içerisinde bulursa kendini, izleyeceği iki yol var, ikisinin sonu da terkedilmeye çıkıyor.

eğer erkek, 'artık ciddi bir ilişkim var, elimi ayağımı çekiyorum bu piyasadan' derse, zamanla dışarı çıkmayan, gittikçe kilo alan, sürekli mızmızlanan bir 'ev erkeğine' dönüşüyor, sıkıcı oluyor, içimizi bayıyor biz de kendisini sepetliyoruz. neden dışarı çıkmıyor? çünkü fark ediyor ki ortamlara akıp hatun kaldırmaktan başka uğraşı, öyle ortamlarda beraber takıldığı piç arkadaşlarından başka arkadaşı yokmuş.

diğer bir seçenekse onbeşbin kızla beraber olmaya devam edip; ev yemeği, huzur, saygınlık ve çocuk ihtiyacını göz önündeki ilişkisiyle karşılamaktır. ee her behlül'ün bir de bihter'i var. benim böyle her yola gelir bir arkadaşım var, sevgilisini aldattığı kızın evinde başka bir kıza mesaj çektiği rivayet edilir :) bu yola başkoyan erkek, durumunun aslında ortada olduğunu, yalnız kızın bir umut 'belki yola gelir' diye beklediğini bilmeli, netekim yola gelmezse ilişkinin süresi sabrın sonuyla doğru orantılı.

aslında belli bir durgunluk seviyesine gelene kadar piç adamla olan ilişkinin süresi efendi adamla olan ilişkinin süresiyle aynı. ikisi de bir süre sonra sıkıcı, 'ama sen beni sevmiyosooon' hallere dönüşüyor. geriye aynı soru kalıyor: 'peki kim lan bu hayatımın erkeği?'

---

efendi adam yerine piç tercih eden hatunlar için gelsin:
Alexander Skarsgård aka Eric Northman


bi de içimden geldi: bad things

17 Ocak 2010 Pazar

hey lyla!


kadınların bende kontenjanı var. aşk acısı çeken, hüzünlenen, iki kadeh atıp keyiflenen, sarhoş olup oradan oraya zıplayan, sevdiği yanında olunca gözleri parlayan kadınlar.
erkekler öyle değil mesela. hadi gönlüm acı çeken hiç bir insana dayanamaz ama, erkekler potansiyel 'domuz' kategorisinde benim için. pişmanlık içerisinde acı mı çekiyor? çeksin domuz!
halbuki kadınlar, hem birbirlerinin gözünü oyarlar, hem de hiç beklemediğin anda derdine ortak olurlar. kadın olduğumdan belki, ortak bir dilimiz var işte. erkeklerin de vardır, ben bilmem.
bildiğim şudur; gözünde ışıltı olan kadını alır, kalbimin bir köşesine koyarım.
gerçi gözünde ışıltı olan herkes kalbin bir köşesine koyulmaya değer ya...
yine de, kadınlar bende torpilli!