8 Haziran 2010 Salı

introduction to being a dumbass 101


feysbukta insan ister istemez eski sevgilisine/ eskiden hoşlandığı insana/ eskiden ona yazana vs rastlıyor. şimdi burada şunla şu olduydu diye seceremi dökecek değilim, onu bekleyenler çıkış yanda. gerçi baktın bi gün canım sıkıldı dökebilirim de, herkesi eğlendirecek kadar kazık yedim nasıl olsa.

neyse efendim, aklıma gelen şu. erkekler genelde karşılarındakine ilgilerini onunla dalga geçerek, hafiften kızdırarak gösteriyorlar. ya da gösterdiklerini sanıyorlar ki ilkokuldaki 'saç çekme' olayından bir farkı yok bunun. bu dalga geçme olayı bende hiç işe yaramaz, hatta uyuz olurum o adama. bre zındık sen benim egoma dokunmaya nasıl cesaret edersin! (kehkeh) nasıl bir mantıktır karşıdakini aşağılarsan onun senden hoşlanacağı sanrısı? belli ki iletişim kurmayı beceremeyip böyle yollara başvuruyorlar. başka bir taktik de randevu verip verip ertelemek, kaçan kovalanır hesabı. hıı tabi biz de salağız, yedik. bir kaçarsın iki kaçarsın üçüncüde yolu gösterirler paşam. sonra duygusal sorunları varmış da sende derman buluyormuş ayakları. 'çok anlayışlısın, kimse senin gibi davranmamıştı bana.' (ki bu yedekte bekleten kız lafı da olabilir aynı zamanda) 'ben anlaşılmazım, bunalımlıyım' adamcıkları. bunların hepsini ayrı ayrı fotoğraflandırabilirim zihnimde.

yazıcam diye haddini bilmeyen, dalga geçen, niyetini çok belli eden, ofensif davranan adamlar duygusal stres yaratıyor bende. bildiğin kötü hissediyorum kendimi ya, istersem bir gecedir istersem on senedir tanıyor olayım. o adamı yıllar sonra 'dalga geçmişti bu benle' diye hatırlıyorum, 'amma peşimden koşmuştu ha' diye değil. ne oluyo sonra, tekmeyi basmış bulunuyoruz. dediğim gibi, çıkış yanda beyler.
---

yurtdışında yaşamak


11.12.2009da yazmışım, burada da dursun

birbirinden bağımsız iki kişilik, birbirinden bağımsız iki hayat yaşar hale gelir insan bi yerden sonra. anılarınız, bahsetmeye kalkınca 'aş bunları yaa' diye nitelendirilir, ya da nasıl olsa anlamazlar diye konuşamazsınız. parçalanır teğellemeye çalışır tutturamazsınız. geride bıraktıklarınızı yaşadığınız hayata bir türlü entegre edemezsiniz. bazen hayal gibi gelir arkanızda bıraktığınız şeyler, telefonda birer sese indirgenir. ananeniz hastalandığında da yanında olamazsınız, en yakın arkadaşınız nişanlandığında da. hayat, geçici olduğu bilinen insanlarla paylaşılan bir şeydir artık, ne de olsa geçmişinizde dostum dediğiniz insanların geçtiğini görmüşsünüzdür. giden siz olunca unutanın da siz olacağınız varsayılır, oysa ki unutulan, ve hatta türkiye'ye dönüşlerde yüzüne bile bakılmayan olursunuz. sözler verilir ama siz gidince insanlar da sizden gider.

biraz dengesiz yaşamaktır, bunlar akla gelince ağlamak, sonra arkadaşlarla dışarı çıkıp hepsini unutmak.

---
geride bir şey bırakmayan bir insan, geri dönmek de istemez böylece.

27 Mayıs 2010 Perşembe

yastığın soğuk yüzü


hayattan kaçıyoruz hepimiz. televizyon karşısında, kitap kapağı arkasında, bilgisayar başında hayattan kaçıyoruz. pazartesiyi salıdan ayıran bir şey kalmamışken, sabah küfrederek yataktan kalkarken, hayat boğazımızda bir düğüm olmuşken kalan zamanı da kendimizden kaçarak harcıyoruz. yalnız evlerde ses olsun diye açılan televizyonlarla beynimizdeki sesi bastırıyoruz biraz olsun. yapmamız gereken işten kaçarken, sırf zaman boşa aksın diye anlamsızca bilgisayar ekranına bakıyoruz. akıp geçiyor da, sahi geçen hafta, ondan önceki hafta, ondan bir önceki hafta ne zaman bitmişti? bazen dizilerde, bazen uykularda mutlu oluyoruz. öngörülür bir gelecekte elle tutulur bir mutluluğumuz olmayacak çünkü. hiç bir şey yapmadan harcadığımız her anla daha da nefret eder oluyoruz kendimizden ama bu kısırdöngüden kurtulacak takatimiz de yok. kanepeden yatağa, yataktan kanepeye. yarının daha güzel olmayacağı gerçeği ölü toprağı gibi üzerimizde. böyle gidecek ve böyle bitecek işte, artık kendimizi kandıramıyoruz.

sizi bilmem ama ben kalan ömrümü uyuyarak geçirebilirim.

---
gökhan türkmen - biraz ayrılık

23 Mayıs 2010 Pazar

the catcher in the rye


yağmurlu olmayan günlerde - ki şu sıralar pek az - zamanımı böyle geçiriyorum. bisikletim, yere serdiğim bez, kitabım ve sırt çantam, pek mesuduz.

--
the cure- friday i'm in love

6 Mayıs 2010 Perşembe

foreign student's guide to lunch&dinner

hiç bir şey bunun çok güzel olduğu gerçeğini değiştirmez tabi :))
yemek alışkanlıklarım çok değişti burada. ha hiç bir zaman düzenli yemek yiyen biri olamadım malesef, ama evde anne zoruyla/ yurtta sıcak yemek çıktığından az çok bir düzen tutturmuştum. her şey benim elime bakınca kaos kaçınılmaz, zaten yemek de çoğu zaman 'mecburiyet'. misal günlerdir yemek adına mideme çubuk kraker, bagel, kruvasan girdi en çok. et zaten yemiyorum, kırmızı et çok çekerse canım istikamet mc donald's, tanesi 1 eurodan 2-3 cheeseburger. yiyecek kısıtlı olunca bıkkınlık da kaçınılmaz oluyor. haftada 3-4 gün balık yiyorum çoğu zaman, sonra bir an geliyor balığın (ya da tavuğun) düşüncesi bile midemi bulandırmaya yetiyor. zaten o balık-tavuk da çoğu zaman donmuş gıda oluyor. o zaman sadece sebze yediğim bir dönem başlıyor, ya da akşam yemeklerini kavunla-muzla/yoğurtla geçiştiriyorum. bir de her zamanki alışkanlığım 'potato chips as dinner' var, geçen dönem sınav zamanını sadece haribo altın ayıcıklar ve cips yiyerek geçirmeye kalkmıştım ancak 2. gün mide yanması ve cipsin bitmesi sebebiyle projemi ertelemek zorunda kaldım.

halbuki isteyince güzel yemek yapan bir insanım, ama tek başına yemek için yemek yapmak zor iş. başka biri için yemek yapma sabrım da en fazla 4 gün, 5. gün isyan çıkar o evde! bir de üstüne 'biochemistry of nutrition' dersi almış bir moleküler biyolog olduğumu düşünün, pehh pek bi işe yaramamış o ders. yine de ne kaç kalori diye sorarsanız cevaplarım :) işe yarar yaptığım tek şey çok su içip günlük vitaminlerimi almak sanırım. (bunun yanında doktor kontrollerimi geciktirmeyen obsesif bi insanım, bu yaşta ekg bile çekildim)

neyse, kimseyi ilgilendirmiyor ama en çok yediğim şeyler:
kısır
erişte/ spaetzle / makarna
italiano soslu somon
fish sticks
kalamar (her gün olsun her gün yerim)
yoğurtlu semizotu
zeytinyağlı fasulye
ekşili kabak yemeği
haşlanmış brokoli
haşlanmış karnabahar
tavuk sote
kremalı mantarlı tavuk
soslu hazır tavuk
chicken nuggets
poşette tavuk
milföy böreği (62den tavşan)
fırında patates
meksika fasülyesinden barbunya yapmış gibi davranmaca
bilimum sandwich/salata/meyve türevi

e şuncacık şeyi döndür dolaştır sen de ben de bıkarız, haksız mıyım yani?
---

iş bu entarinin tek yazılış amacı rapor yazmaya başlamayı geciktirmektir. gidim yemek yapim bari.

retrö rerörö: kiss- i was made for loving you

4 Mayıs 2010 Salı

gel bari hayali yakın gel sokul


bahar geldi, odtü'de şenlik zamanı geldi, ben yine kendimi yeni türkü şarkılarına vurdum. iki gündür kesintisiz dinlerken, her biri bir değil bin anı canlandırıyor bende. içimi şenlikte olma arzusuyla dolduruyor; tıklım tıklım statta tek yürek, bir ağızdan şarkılar söylemekle. derya köroğlu'nun inatla konseri bitirmemesi, aşktan, hüzünden, mutluluktan sarhoş olmak. sonra çocukluğum geliyor aklıma, her dem yeni albümü zamanı. biz büyüyünce kirlenecek miydi dünya? aşık olduğum zamanlar, olmasa mektubun fonda. sonra herkesten uzak, kalp ağrısıyla yapayalnız geçirdiğim bir yaz, ne zaman dinlesem ağladığım bahar şarkısı. dolunaylı nehir kenarı gecelerinin soundtracki. geçen sene, ilk defa şenlik zamanı odtü'den uzakta, dönmek dinleyip gizli gizli ağladığım zamanlar. dönmek mümkün mü diye kendime sorup durmalarım. açelyanın aklıma hep ölümü getirmesi... birinin resmini çok sevebilme ihtimali.

bu senenin takıntısı bir çapkın dilenci, ondan hep aklımın kaçıp kaçıp gitme isteği.

dört bir yana esip giden
rüzgarlardan biri,
bir gece koynuna aldı beni

geniş kanatlarında açıldım denizlere,
yıllanmış ne günler bulup çıkardım derinde
bir yosun,
bir şarkı,
bir eski kayıkhane,
doğduğum şehri buldum
gittiğim her yerde

---
http://merrydrops.fizy.com/

1 Mayıs 2010 Cumartesi

goodbye and i choke



yüzlerce kişinin olduğu amfi tiyatroda, dolunay bulutların arkasından çıkıyordu yavaş yavaş. içimden geçenler yüzüme yansıyordu ara sıra, yine de aya bakıp 'so romantic' dedim. öyleydi de, insana kendini kötü hissettirecek kadar güzeldi gece. tepeye çıkışımız bir saatten fazla sürmüş, arada yağmur çiselese de durmamıştık. yağmurdan değil ama terden sırılsıklamdı tişörtüm, yaldır yaldır rüzgar eserken emindim, kesin zatürre olacaktım. geceyi amatör havai fişeklerle, ateş jonglörleriyle, ve olay çıksın da biz de bir sene boyunca bunun dedikodusunu yapalım diye milleti sarhoş etme çabalarıyla geçirmiştik. geyik konuşmaların arkasındaki kaçamak bakışların farkındaydım, yine de bir şey yokmuş gibi bakıp gülümsemeye devam ettim. hava iyice soğuyunca, arkamızda portekizlileri ve dolunayı bırakıp dönmeye karar verdik. ağaçlardan sıyrılıp sokaklara ulaştığımızda, uzun süredir almanları çekiştiriyorduk. 'buraya geldiğimden beri depresyondayım' dedi, 'nasıl oluyor bilmiyorum, sebebini ya da nasıl geçeceğini bilmiyorum ama bir şey var işte'. 'anlıyorum' dedim, anlıyordum da, bir an çok mutluyken öbür an nasıl bu kadar üzgün olabildiğimin, nasıl kendimi iki ayrı hayatı yaşar gibi hissettiğimin sebebini ben de bilmiyordum. gece boyunca aklımdan geçenler korkutmuştu beni, bunları düşünebilecek duruma geldim mi yoksa geçici bir şey miydi, bilemedim. iki ayrı hayatımın birbirine karşı sorumlulukları var mıydı? o sorumlulukları umursamamaya hiç bu kadar yakın olmamıştım belki de. o anlatırken, neşesinin altına gizlediği hüznü üzmüştü beni. bir an aynıymışız gibi hissettim, o da uzakta birilerini özleyen biriydi sadece. bir buçuk saatlik yürüyüşün sonunda rahatlamıştı içim, yine de huzurlu bir uykunun kolları değildi beni karşılayan.
---
manga- cevapsız sorular
dishwalla- angels or devils
macy gray- i try
reamonn- star

18 Nisan 2010 Pazar

sinane

annanemle ben başbaşa kaldığımızda sıklıkla yaptırdığı bir şey var: 'hadi şunu arayalım, hadi bilmemne teyzeyi arayalım, hadi bilmemkim halayı arayalım hastaydı merak ediyorum'. 'annane kim o ben bilmiyorum numarasını' deyince zorla aratır buldurur bi de. numara bazen yanlış çıkar, bazen cevap vermez, nadiren açan olursa önce bir kendimi tanıtma faslından geçerim. 'ben gefo m'nin kızıyım, nasılsınız, annanem sizinle konuşmak istiyordu daaa..' yavrum alo derken sesi titrer hep, yorulur konusurken; bazen ağlar üzüldüğünde, kızarım ben de 'insanlara acılarını neden hatırlatıyorsun durup dururken!' diye. bazen de oyuncudur, evde kimse yokken misafirliğe gelmek isteyen birilerine telefonda sesini titretip 'hastayım yatıyorum' diyip yanıma 'oh be kurtulduk' diye gelmişliği vardır :)

televizyonda dekolteli birilerini gördü mü dayanamaz 'şunlara bak döşleri açık geziyolar, günah günah, puu' ya da 'utanmadan ağzından öpüyo, pis ağızdan öpülür mü böğ'. bir gün dayanamadım 'anane dedemi hiç öpmedin mi?' diye sordum. tööbe billah:) 'yok! öyle adet mi olurmuş, pis, öpülür mü ağızdan' dedi. biraz daha sıkıştırdım, ı-ıh. 'beş çocuğu nasıl yaptın o zaman?' diyemedim tabi :)

kısacası, yirim.

fotoğrafını da hiç çektirmez, eliyle yüzünü kapatır, 'niye çekiyosun benim çirkin suratımı?' der =)

6 Nisan 2010 Salı

that's the spirit!


ben aslında hayatımdaki sayfaları kapatamayan bir insanım. yok yok aslında domuz gibiyim, evet domuz. hayatında olduğum herkes beni aladağdan serin sanar, içimde fırtınalar koparken kılım bile kıpırdamaz, domuzluk dediğim bu. umrumda değilmiş gibi geçer giderim insanların üstünden, içimde kalır acısı. zaman geçer, acı da geçer belki ama unutmam, intikam da almam belki ama unutmam. zamanı vardır, gelecektir her şeyin; benim zamanım hep gelmiştir.

Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada,
bu köşecikte,

öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.

---
illustrasyon: nancy

24 Şubat 2010 Çarşamba

monochrome


çift psikolojisinde, birey olamama diye bir olgu var. genellikle ben 2+1, 4+1, 6+1inci insan olduğum için, çiftleri doğal ortamlarında gözlemleyebiliyorum :)

toplu bir ortamda, 'significant other'ı ile beraber olan insanlara bakın. a kişisi bir şey söyler, sevgilisi onu destekler ya da onun söylediğinden bir çıkarım yapar. tek başlarına bir konuşmayı yürütemezler. bu kişiler illa da yanyana/karşılıklı oturur. taze sevgililer ya da yeni evli çiftler masa altından, üstünden, kenarından elele tutuşur. özellikle kız kıza/erkek erkeğe değil de karşı cinsle de sevgilisinden bağımsız olarak oturup konuşabilen insana çok az rastladım. sonra akşamları illa beraber çıkılır, yemek ısmarlanacaksa önce sevgiliye danışılır...

sürekli yapışık gezen insanlar ayrılınca/ tek başlarına kalınca ellerini kollarını nereye koyacaklarını bile şaşırırlar. bir restorana girip tek başına yemek yiyemeyen, tek başına alışverişe çıkamayan insanlar gördüm. sürekli eşiyle/sevgilisiyle girdiği bir ortamda tek başına kalınca köşede eğreti duran, konuşamayan insanlar... genelde yalnız bir insan olarak garip geliyor bana bunlar, ne var tek başıma yemek yemede? ya da bir birey olarak her hangi biriyle her hangi bir konuyla ilgili görüşlerimi paylaşmada? ve hatta tanımadığım insanlarla tanışıp konuşmakta? heidelberg'in bir getirisi de bu oldu sanırım, tanımadığım insanlarla gerektiğinde muhabbet edebiliyorum kolayca.

yalnız başına güçlü duramayan insanları hep küçümsemişimdir. bilinçli yaptığım bir şey değil, saygı duyamıyorum açıkça. benlikleri yokmuş gibi geliyor, bir de dedim ya ezik duruyorlar. burdan sesleniyorum, çift olmaya alışmayın lütfen :)
---

her morning elegance