kocaman binaların, sarayların ve bahçelerin şehri viyana. ve aynı zamanda göçmenlerin, kirli metroların, kalabalığın. yüzyıllar öncesinden kalma bir kütüphanenin atmosferinde nefes almaya bile cesaret edememenin; sanat,tarih ve müzikle insanın içinin dolup ağlayacak hale gelmesinin, taş sokaklarda kaybolup kaybolup aynı meydanlara çıkmanın şehri. minicik pubların, sokak arası restoranlarının, güzel şarabın, özlenen arkadaşların, yeni tanışılan insanların, ve yemek seslerine karışan kahkahanın... bir demlik çayda bulunan huzurun, saray bahçelerinde gezerken hissedilen heyecanın şehri. sanki hep orda yaşamışım, sanki oraya aitmişim ben.
4 Temmuz 2011 Pazartesi
viyana hatırası
uzun zamandır yazmamışım, bu aralar tez yazmakla meşgul olduğum için bir süre böyle buhranlı geçecek. küçük bir viyana gezisi özeti:
eski sevgiliden geriye kalanlar

yıllar geçer, eski sevgiliden bağımsız olarak içselleştirilir bu eşyalar. hediye edilen bluz, kolye, küpe; ilk başlarda büyük anlam yüklenen çoğu şey artık anlamsız ama yıllardır senin olan şeylerdir. çok uzun süre beraber olan insanların birbirlerinin hatıralarını sahiplenmesi gibi, nesneler de sahiplenilmiş ve yeni bir tarihe kavuşmuştur hafızada. çekmecede duran ve pekala ankara'da bir pazardan almış olabileceğin fular, o zamanki sevgilinin cunda'dan aldığı bir şey olabilir, üzerinde durup düşünmeden hatırlayamazsın. bazen yeni sevgili için kıskançlık objesi olur ama, nesnelere anlam yüklemenin bir anlamı yoktur.
---
1 Nisan 2011 Cuma
bir e-pasaport macerası
17 nisan'da pasaportunun süresi dolacak olan bir insan olarak '' ıı ben bu pasaport işini türkiye'de mi halletsem, ama yuh 387 lira da çok, boşver almanya'da hallederim daha ucuz hem'' şeklinde uzun süreli gelgitlerden sonra yeşil pasaportumu verip artık bordo olan umumi pasaportlardan edinmeye karar verdim. önemli nokta şu: artık pasaport hizmetleri randevusuz verilmiyormuş. http://epasaport.gov.tr/ adresinden bana en yakın olan karlsruhe başkonsolosluğu'ndan randevu alayım dedim ama taa haziranda ancak yer var gösteriyordu! neyse, yılmadan saatler boyu deneyince 31 mart'a yer açıldı sistemde. randevular 3 saatliğine reserve ediliyor, eğer mail adresine gelen linkten randevuyu onaylamazsanız randevunuz düşüyor. benim şanslı olduğum nokta da bu oldu. sözlükte yazanlardan sonra gözüm korkmuştu açıkçası, sabahın köründe gidip saatlerce bekler miyim diye ama artık randevusuz kimse pasaport başvurusu yapamadığından randevu saatimden bir saat önce orada olsam yeter diye düşündüm. amaa tabi heidelberg'ten karlsruhe'ye gidecek olan bu kulunuz demir yolları işçilerinin o gün grevde olduğundan haberdar değildi. karlsruhe'ye zamanında ulaştım ama google map'ten baktığım tramvay nedense görünmüyordu duraklarda. sağa gidiyorum, sola gidiyorum, information desk çok kalabalık geç kalıcam diye tırsıyorum... böyle böyle bi 15 dakika daha geçmişti iki 2 türk kız gördüm, hemen yanlarına yanaşıp başkonsolosluğu sordum, meğer onlar da oraya gidiyorlarmış. neyse böylelikle benim bildiğimi sandığımdan farklı bir tramvaya (2) binip marktplatzda inip tekrar 5 numaralı tramvaya binerek ulaştık konsolosluğa. bu sırada benim randevuma 5 dakika kalmıştı, nasıl korkuyorum sıram geçecek diye. yeşil pasaportun nimeti olarak üstüm ve çantam aranmadan - ki bence yanlış- konsolosluğa girdiğimde her kafadan bir ses çıkıyordu. kimileri sıra alcan sen diyor 'ha şimdi sıçtık' diyorum, sora sora öğrendim ki sıra almaya gerek yok, pasaport işlemleri odasının önünde duran görevliye gidip adınızı ve randevu saatinizi söyleyince sizi içeri alıyorlar. ancak konsoloslukta olan otomatta çekilmiş fotoğraf dışında biyometrik fotoğraf kabul etmeme huyları var sanırım, fotoğraf çektirmemi söyleyip sıraya yolladılar beni tekrar. tavsiye edilen fotoğraf ebadı 50 mm x 60 mm, 35x45 formatı değil. neyse, bir türk klasiği olarak fotoğraf çeken otomatlar tabii ki arızalıydı ve tabii ki deli gibi sıra vardı. insanlar birbirlerine ve görevliye bağırıyorlar, görevli 'biz sizin için çalışıyoruz' diyor vs vs. önümdeki mal yüzünden biraz sinir harbi olarak geçse de bu kısım, yaklaşık yarım saatte fotoğrafı edinmeyi başardım. ilginçtir, randevular yarım saatlik aralıklarla verilse de ''11:30-12:00-13:00 randevuları kalmasıın'' diyerek herkesi birden içeri çağırdı memur. evraklar tamam (eski pasaport - tc kimlik nosu olan nüfus cüzdanı - 2 adet biyometrik foto) ama içeri girip de ilk bankodaki görevliye soru sormaya yeltenince ' sıraya geç sen!' şeklinde azarı yedim. halbuki 'şimdi ne yapmalıyım' diye soracaktım sadece. aynı menapozlu teyze kalabalık ailesiyle gelen amcayla gayet kibar, gayet sizli bizli konuştu ama. siz diye hitap edilmek için cüsse sahibi olmak gerekiyor herhalde. neyse çok beklemeden sıram geldi, başka bir görevliyle gayet kibarca sohbet ederek işlemlere başladık. amaa bilgisayar dondu :) bir sonraki bankoya geçerek oradaki erkek görevliyle hallettim işlemleri. bu amca da 'aman da aman hanimiş hanım kız' modundaydı, ciddiye alınmak için ne yapmak gerek bilmiyorum. internet sitesindeki her şeyi okuyup gittiğim için genel olarak kibarlardı ve açıklayıcı cevaplar verdiler sorularıma. ki arada hiç bir bilgisi olmadan gelen insanlara bakınca bir noktada hak verdim kızıyorlarsa da. hala çocuğunun tc kimlik nosu olmayan var, pasaport süresi çoktan dolmuş olup yeni başvuranlar var... adres/ mail/ telefon bilgilerimi verdikten sonra bana verilen makbuzu vezneye götürerek işlemlerimi tamamladım. bana hediyesi ise 10 yıllık pasaport için 144 € oldu. 10 yıl boyunca otomatta çektirdiğim tipsiz fotoğrafın orada duracak olması, ve bir beş sene sonra bile kendime benzeyecek olmamam acı verici ama neyse. konsolosluktaki işlemleri toplamda birbuçuk saatte tamamladıktan sonra '' geldiğim tramvayla geri dönerim ben yaa' deyip 5 numaralı tramvaya atladım ama hangi durakta inmem gerektiği konusunda çok yanılmıştım. tramvay da bakımsız bişey zaten, durak isimleri bile yazmıyor bir yerde. baktım kenar mahallelere doğru yollanıyoruz, inip yolun karşısından hauptbahnhofa giden başka bişeye bineyim dedim. sora sora bulduktan sonra bindiğim tramvayda bilet kontrolüne denk gelmeyeyim mi! boşuna tırsmışım ama heidelberg- karlsruhe gidiş dönüş biletim tramvayda da geçiyormuş. karlsruhe büyük şehir tabi, öğrencilerin hepsinin çipli kimliği vardı, heidelberg'teki gibi kağıt kimlikten resimli kimliğe daha bu dönem geçmiş değiller.
pasaport için konsolosluğa başvurmanın bir dezavantajı var, pasaportu almak için tekrar gitmek gerekiyor. pasaport belki ucuz ama astarı pahalıya geliyor böylece, başka bir şehirden git gel derken o günün hepsi de ölüyor. üstelik, başvururken randevu alınıyor ama teslim için randevu yok, mecburen sıra numarası alıp bekleniyor saatlerce. ki ben gittiğimde 200lü numaralardaydı teslim sırası. gelen maile göre pasaportum türkiye'den yola çıkmış, artık ne zaman alabilirim, orası kıfsmet.
yeşil pasaporta dair bir not: ben 25 yaşı dolduruncaya kadar kullanılabiliniyor sanıyordum, ki bir problem de çıkmamıştı ancak memura göre 25e girince teslim etmek gerekiyormuş çoktan pasaportu. kendisiyle aramda duygusal bir bağ vardı ama napalım, en azından bir 10 sene kafam rahat.
pasaport için konsolosluğa başvurmanın bir dezavantajı var, pasaportu almak için tekrar gitmek gerekiyor. pasaport belki ucuz ama astarı pahalıya geliyor böylece, başka bir şehirden git gel derken o günün hepsi de ölüyor. üstelik, başvururken randevu alınıyor ama teslim için randevu yok, mecburen sıra numarası alıp bekleniyor saatlerce. ki ben gittiğimde 200lü numaralardaydı teslim sırası. gelen maile göre pasaportum türkiye'den yola çıkmış, artık ne zaman alabilirim, orası kıfsmet.
yeşil pasaporta dair bir not: ben 25 yaşı dolduruncaya kadar kullanılabiliniyor sanıyordum, ki bir problem de çıkmamıştı ancak memura göre 25e girince teslim etmek gerekiyormuş çoktan pasaportu. kendisiyle aramda duygusal bir bağ vardı ama napalım, en azından bir 10 sene kafam rahat.
---
fizy açılmış, bahar gelmiş delice
1 Mart 2011 Salı
#blogumadokunma
24 ekim 2008'de engellenmiş bloggera erişim ilk. o zaman şöyle bir şey yazmışım:
her siteyi teker teker kapatmak yerine, orwell'in 1984'ünde olduğu gibi, kessinler interneti tamamen, her eve izleme cihazları koysunlar oradan beyin yıkama yayınları yapılsın, desinler ki türkiye refah içinde, devlet baba en büyük, biz de çılgınlar gibi tezahürat edelim. arada zıpçıktılık yapanları takip edip sokaktan toplasınlar; hayır hayır yatağından kaldırsınlar, vatan haini ilan edip hafızasını kaybettirene kadar işkence etsinler.
çok mu uzak görünüyor? telefonla konuşurken yanınızdan geçen bir polis silahını çekip vurabiliyorsa sizi, afiş asarken yakalanıp sağ girdiğiniz karakoldan ölünüz çıkabiliyorsa, sırf düşünüp yazıyorsunuz diye sırtınızdan vurabiliyorsa kimi 'kahramanlar', blog yazıp fikrinizi beyan ediyorsunuz diye kapınıza bir gün birilerinin dayanmayacağını nasıl garanti edebilirsiniz?
çok mu uzak görünüyor? telefonla konuşurken yanınızdan geçen bir polis silahını çekip vurabiliyorsa sizi, afiş asarken yakalanıp sağ girdiğiniz karakoldan ölünüz çıkabiliyorsa, sırf düşünüp yazıyorsunuz diye sırtınızdan vurabiliyorsa kimi 'kahramanlar', blog yazıp fikrinizi beyan ediyorsunuz diye kapınıza bir gün birilerinin dayanmayacağını nasıl garanti edebilirsiniz?
ilginçtir ütopya sayıp öngörmekten ziyade 'attığım' şeylerin gerçekleştiğini gördük. blogunda devlet eleştirisi yapan insanlara RTE'nin dava açması gibi mesela. insanların senelerdir yargılanmadan hapiste yatıyor olması mesela... kapı çalınca güvenle açabileceğimiz günler gelecek mi bilmem ama, en azından sivil itaatsizlik günlerinin gelmesi dileğim. koca koca diktatörlükler twitter aracılığıyla yıkılırken (hoş yerine yeni diktatörlüklerin kurulacağı malum ama) bizim hala kıçımızı yerinden kaldıramayışımız pathetic.
benim yeni yıl kararlarım arasında kendi sınırlarımı genişletmek, comfort zone'dan çıkmak, anlamaya çalışmak, artık sadece pasif bir 'cıkcıklayıcı' değil biraz da aktivist olmak vardı geçen sene. bazı konularda kendimi eğitmeye en azından başladım sanırım. kendimizi zorlamadıkça, yeni şeylere karşı test etmedikçe öğrenemeyiz. iş lafa gelince herkes 'demokrat, hoşgörülü, vs vs' ama ezber bozan en ufak olayda açıklar hemen su yüzüne çıkıyor. internet sansürü benim için, ve zannımca sansüre karşı olan herkes için 'ifade özgürlüğünün kısıtlanması'dır. dikkat edin, sizin hoşunuza gitmeyen şeyin kısıtlanması demiyoruz. bu ister bloggerla ilgili olsun, ister wikileaks ile, ister homoseksüellikle, ister azınlıklarla. bu gibi günleri dönüp de kendimize bakmakta kullanmalıyız; nefret söyleminden, seksist düşünceden, homofobiden, sansürden arındırılmış bireyler olma yolunda birer adım atarız belki.
hoşgörü kelimesine bir mim koymak istiyorum burada, üzerine uzun uzun yazmak istediğim bir konu ama : bir insanın başka bir insanı 'hoşgörmesi' diye bir şey olamaz. insan haklarıyla eşitlenmiş iki bireyden biri, diğerini hoşgörecek kadar üstün değildir hiç bir zaman. iki yüzlü olmayı bırakalım.
12 Aralık 2010 Pazar
so long
uzakta olmak demek, bazen insanların sizi düşündüklerini sanıp düşüncesizlik etmeleri demek. babaannem vefat etti geçen haftalarda, annemler de tabi ben uzaktayım diye düşünüp söylemediler bana. düşünmedikleri şeyse benim bunu başkasından duyabileceğim. sonunda, bi kuzenimin bana facebooktan attığı başsağlığı mesajıyla öğrendim! canımı hangisi daha fazla yaktı bilemiyorum, böyle bir zamanda babamın yanında olamamak mı, 'nasıl olsa buraya gelemez' diye gözden çıkarılmak mı.
---
25 Kasım 2010 Perşembe
i stumble, stumble down from what was mine
bayramlara dair en net hatırladığım şey, kat kat etekli renkli elbiselerimle dedemin kucağında bir prenses edasıyla oturuşum. her seferinde anlattığı masallar, sorduğu bilmeceler... dedemin ölmeden önceki zamanlarını hatırlamaya çalışıyorum, hatırlayamıyorum nedense. varsa yoksa kucağında oturup şımardığım bayramlar, babaannemin minicik yaprak sarmaları.
bayramda uzak olmak hüzünlü ama hüzün uzaklıktan mı yoksa ortada bayram olmamasından mı geliyor bilmiyorum. bayramlar hep bir sinir harbidir bizde oysa, babam sürekli geç kalıyoruz diye bize kızar, ben kesin daha banyo yapıp süsleneceğimdir, annem babama söylenir 'sabahın köründen akşama kadar dikiyosun bizi o evde' diye. evet, bildiniz annem zerre hazzetmez kaynanasından. yine de bayramdır işte, herkes toplanır, ne zamandır görmediklerin görülür, kuzenlerle dedikodu yapılır, erkenden kaçıp bi yerlere gitmenin yolları aranır. içinde olunca eziyet gibi gelen, olmayınca özlenen bir ritüel.
dedem vefat edeli yıllar oldu, babaannemse hastanedeydi bu bayram. babam bayram gecesini onun yanında geçirdi, bi garip işte. düşünüyorum, o da vefat ederse ne bayramda toplanılacak bi yer olacak, ne de bayramlaşılacak pek bi kimse. yine de, kendi bayramlarımızı yaratacağız ilerde...
---
keywords:
i'm depressed hen,
mazi kalbimde yaradır
27 Eylül 2010 Pazartesi
the one you love
ben küçükken annemle babam sigara içerlerdi, çok sinirlenir teker teker kırardım sigaraları. şimdi düşününce ne sinir bozucuymuşum. sonra ilkokul üçte, arkadaşımın evinde bir karton sigarayı teker teker yakıp, hepsinden birer nefes çekip söndürdüğümüz bir zaman olmuştu. başka arkadaşlarımız tarafından da hoop annemlere uçurulmuştu olay. çok iyi idare ettiler olayı; ne kızdılar, ne arkadaşım gibi dayak yedim. zaten yeterince utanmıştım, bikaç kere daha balkonda tek nefes çektiğim sigara nöbetlerinden sonra her çocukluk oyunu gibi unutup gittim.
zaten sigaranın tadı hep çok acı gelmiştir bana, belki ilk nefes iyidir de sonrasında boğazda bıraktığı o kekremsi his... sonraları, üniversitedeyken, kantinde karanfil kokulu sigaralar içen insanlar olduğunu keşfettim. bayılırım karanfile. baktım arkadaşlarımın hepsi djarum black içiyormuş. pahalı da ha, o zamanlar altı milyon muydu ne paketi, öğrenci harçlığınla almaya kıyamazsın. birisi alınca ondan otlanırdı herkes o yüzden. uzun süre cesaret bile edemedim denemeye, biliyorum başlarsam bırakamam. ama öyle bir arzu nesnesi yaratmış ki adamlar! şekerli filtresi, karanfil kokusu, siyahlığı, yanarken çıkardığı çıtırtı... filtresinin tadına bakmakla yetinemedim tabii bir süre sonra, denedim. hiç paket almaya vardırmadım işi ama arkadaşlarım içerken ara sıra ben de içtim. üstüste en fazla içtiğim sayı 2-3tür herhalde, onda da, djarum'un içinde allah bilir daha neler olduğu için bünyeme ağır geldi tabii, gecenin bi saati ateşlendim, mide bulantılarıyla sabahı zor ettim. bi daha da o kadar içmedim. hiç paket almamanın yararı, hiç düzenli bir içici olmadım. ayda bir belki içiyordum o zamanlar, şimdi de üç ayda bir anca içiyorumdur. sosyal içici diye buna diyorlar sanırım, bazen öyle bir modda oluyorsun ki canın çok istiyor, ama o istek orada kalıyor.
keyif verici maddelere karşı değilim açıkçası, bağımlı olunmadığı sürece tabii. bunun sebebi insanların deneyimlemelere açık olmasını savunduğumdan da olabilir, aslında bazı şeylerin kültürel farktan kaynaklandığını ve bir kültürün aşağıladını diğer bir kültürün yüceltebileceğini bildiğimden de. marijuana lafı geçince ortalığı ayağa kaldırabilecek adamlar maraş otu içer mesela türkiye'de. ot içilen ortamlar gayet doğal öğrenci ortamları burada ama hiç denemedim. biraz korku da var işin içinde esasen, alerjik bünyemin ne tepki göstereceğini bilmiyorum.
neyse, aslında ben bunların hepsini şunun için söyledim. ben bile arada sırada içsem de, düzenli sigara içen insanlar çok irite ediyor beni. onlardaki o bağımlılığı görmek, 'istersem bırakırım ama bırakmıyorum' şeklinde ertelemelerini dinlemek, sürekli sigara kokan ellerine, saçlarına, kıyafetlerine tanıklık etmek... ileride illa ki sağlık problemlerine yol açacağını bile bile içmeye devam etmelerini izlemek. benim için bir erkekle evlenip evlenmemeye karar vermeyi bile etkileyen bir şey sigara tiryakiliği. kendine karşı sorumluluğunu değil çocuklarına karşı sorumluluğunu düşünüyor insan bir noktadan sonra.
yine de birbirlerinin nefesinden sigara dumanı çeken iki insanın görüntüsü kadar kışkırtıcı bir imge yok şu hayatta.
ah bilinçaltı, sen nelere kadirsin.

---
12 Eylül 2010 Pazar
bir 12 eylül daha
benim bu referandumdan anladığım şey türkiye'nin pekala da kutuplaştığı. sonuçlardan sonra bile birbirlerine 'gerizekalı' vs 'ezik' diye bok atmaktan kaçınmayan bir kitlenin olduğu. demokrasi anlayışımızın 'herkese demokrasi' değil de 'sana bana demokrasi' olduğu. kendimizi elit sanıp halktan uzaklaştırdığımız, aslında pekala herkesi 'öteki'leştirdiğimiz. türkiye gerçeklerinden uzaklaştığımız, üstüne bir de marifetmiş gibi kaçmayı seçtiğimiz. vergilerin peşkeş çekilmesine ses çıkarmayıp, iş götürmeyip, aş götürmeyip sonra 'niye böyle oldu yaa' diye ağladığımız.
bundan sonrası umarım eşitlikçi ve özgür, insanı temel alan bir ülkeye doğru olur. kafamızı kumdan çıkarma zamanı gelmiş de geçiyor.
referandumun bilimsel bir analizi için:
9 Ağustos 2010 Pazartesi
die sonate vom guten menschen
almanca zor bir dil belki ama aynı zamanda fonetik ve anlamsal derinliği olan bir dil. bakmayın siz 'sevgilimle fransızca konuşurum, köpeğimle almanca' diyenlere, isteyince pek romantik bir dil de olabilir. belki almanları sevmiyor olabilirim, ama bu ülkedeki kültür zenginliğini, insanların acısıyla yoğrulan tarihini yadsıyacak değilim. son yüzyılda iki büyük savaştan geçmiş, kendi insanları arasına duvar örmüş bir ülke romantikler de çıkarıyor, hüzünlü şairler de.
lösch mir die augen aus: ich kann dich sehn,

bertolt brecht'i severim mesela ben, hayatıma girişi geç bir vakitte das leben der anderen'le olsa da. filmde erinnerungen an marie a. (marie a.'yı hatırlamak) şiiri geçer, bir dönüm noktasıdır insan hayatında, o sahnede çağıldayarak içinizden akar bu şiir. usulcadır, ama ağır hüzünlüdür bana göre.
an jenem tag im blauen mond september
still unter einem jungen pflaumenbaum
da hielt ich sie, die stille bleiche liebe
in meinem arm wie einen holden traum.
und über uns im schönen sommerhimmel
war eine wolke, die ich lange sah
sie war sehr weiß und ungeheuer oben
und als ich aufsah, war sie nimmer da.
still unter einem jungen pflaumenbaum
da hielt ich sie, die stille bleiche liebe
in meinem arm wie einen holden traum.
und über uns im schönen sommerhimmel
war eine wolke, die ich lange sah
sie war sehr weiß und ungeheuer oben
und als ich aufsah, war sie nimmer da.
brecht'in siyasi bir tarafı da var tabii, benim yeterince bilmediğim. bir de bugün bir şiir okudum rainer maria rilke'den:
lösch mir die augen aus: ich kann dich sehn,
wirf mir die ohren zu: ich kann dich hören,
und ohne füße kann ich zu dir gehn,
und ohne mund noch kann ich dich beschwören.
brich mir die arme ab, ich fasse dich
mit meinem herzen wie mit einer hand,
halt mir das herz zu, und mein hirn wird schlagen,
und wirfst du in mein hirn den brand,
so werd ich dich auf meinem blute tragen.
und ohne füße kann ich zu dir gehn,
und ohne mund noch kann ich dich beschwören.
brich mir die arme ab, ich fasse dich
mit meinem herzen wie mit einer hand,
halt mir das herz zu, und mein hirn wird schlagen,
und wirfst du in mein hirn den brand,
so werd ich dich auf meinem blute tragen.
ki kendisi benim pek inanmadığım ve desteklemediğim 'ciğerleri parçalanırcasına aşık olmak' üzerine bir şiir yazmış, yine de etkileyici. 'kollarımı kır, yine de sana sarılırım' diyor.
das leben der anderen'den bir replikle bitirelim: bu muzigi duyan biri, yani gercekten duyan biri, kotu bir insan olabilir mi?

---
sanirim, her sey iyilesecek
alistigimiz zamanlar gecti
bir insanla
konusulabilir, dinler o
sevgi yeniden baslar
hersey eskisi gibi olur
yagmur goge geri doner mi?
yara
artik acimasa da
acir yara yeri.
alistigimiz zamanlar gecti
bir insanla
konusulabilir, dinler o
sevgi yeniden baslar
hersey eskisi gibi olur
yagmur goge geri doner mi?
yara
artik acimasa da
acir yara yeri.
---
çevirilerini vermiyorum, şiir dilinde güzel. isteyen google abiye sorsun.
keywords:
allgemeine,
mazi kalbimde yaradır
5 Ağustos 2010 Perşembe
acayip kafalar

yine bir rapor buhranı- yanıbaşımda bizim sınıftan biri uyukluyor çalışma masasında. dün ben de 3 saat uyuyabileyim diye arkadaşımın evine gittim, kanepesinde uyudum, sonra laba geri geldim. artık beynimin basmadığını hissediyorum, supervisorımla yaptığımız toplantıların sonuna doğru ona boş gözlerle bakıp kafamı otomatik olarak sallar moda geçiyorum. adam benim gerizekalı olduğumu düşünmeye başladı, ama artık dünya yansa umrumda değil, o kadar.
otis redding- these arms of mine dinliyorum. blues severim
neyse bu 'high' durumlardan parti kafasına geçmek de çok vakit almıyor. labda sandalye üzerinde uyumuşluğum varsa bir bar kanepesinde de uyumuşluğum var alimallah. genelde ne zaman 'çok kalmicam ben yaee, hem zaten pek gelesim de yoktu' diye çıksam arkadaşlarla, o gece mutlaka çok eğleniyoruz, sonra 3 ay konuştuğumuz olaylar oluyor. bunlardan en sonuncusu tam da benim kanepede uyuyarak sonlandırdığım geceydi- ya da sabah mı demeliyim, çünkü ben uyurken 5 olmuştu saat. hepsi s.'in suçu, ben 'gidelim' diyorum yarım saatte bir, o bana 'erken ya daha 2 buçuk biraz sonra gideriz' deyip duruyor. meğer telefonunu yere düşürmüş -atmış aslında- saat ayarları sıfırlanmış, saat aslında 4buçuk, otobüsler bitmiş. mahzen gibi bi yerde olduğumuz için de havanın aydınlanmaya başladığını bile farkedememişiz. nasıl kafalardaysak artık, o çocuğun birine yazıyor 'boşver eğleniyoruz yaee' diye; ben de isyan bayrağını çektim, gittim kanepenin birine kıvrıldım yattım. arada birileri gelip dürtüyor 'pışt uyuyo musun?' diye, tek gözümü açıp geri uyumaya devam ediyorum. allahtan arkadaşların partisiydi de dışarı atılacağımız bi durum yoktu. saat beş civarı durum: kızlardan birinin bilgisayarına bira dökülmüş, çalışmıyor, hepimiz ayrı bir kanepede sızmışız üzerimizde elbiselerle. 7'de ilk otobüs varmış, artık ona yetişip -tabii otobüste de uyuyup- eve gittim ancak. ha evde de 4 kişiyiz bu arada, evinden çıkan bi arkadaş benim odamda kalıyordu o zaman, 12 m2lik odada 2 yatak açınca adım atacak yer bile olmuyordu. zar zor, kızın üstüne basmadan kıyafetlerimi çıkarıp ancak attım kendimi yatağa. sonra 2ye kadar uyu.
bir hafta sonra tatilim başlıyor, 25 gün boyunca uyumayı düşünüyorum, ancak keser.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)