27 Temmuz 2010 Salı

never there


geçtiğimiz ay içinde iki intihar vakası oldu burada. kimimiz şaşırdı bir anda üstüste haberlerin gelmesine, kimimize göre 'beklenen' bir şeydi. intihar edenlerden biri malesef öldü, diğeri psikolojik destek alıyor sanırım.

bilim hayatının insanı yalnızlaştırdığı bir gerçek. tüm zamanını labda harcayınca başka bir şeye ayıracak zamanı kalmıyor insanın. ne kendine ne de başkasına. e çalıştığı yerde de mutlu değilse tutunacak dalı kalmıyor. şimdi burada 'zayıf kişilik vs' argümanıyla geleni kızılcık sopasıyla döverim söyleyeyim. akademi iş dünyası gibi değil, bel altından vurmaya çok daha müsait. hocaların bir çoğu kendilerini tanrı sandıkları için yaptığınız işi eleştirmek yerine sizi aşağılamayı uygun görüyorlar. bütün hayatını, bilgi birikimini yaptığı şeye yönlendirmiş birine o yaptığı şeyin kötü olduğunu, dahası kendisinin de 'gerizekalı' olduğunu söylediğinizde tüm dünyası yıkılıyor. bunun bu kadar hardcore olmasına bile gerek yok, masterda bile sabah 8-10 ders, 10-21 lab, en fazla yarım saat yemek molası, lab raporları, sınavlar, sunumlar derken insan kendini kaybediyor. hele ipin ucu kaçarsa bir bakmışsın sonsuz bir boşluktasın. sonra geceleri uyumayıp rapor yetiştir kolaysa. gündüz ölü gibi gez, sunumları tek gözün kapalı dinle. yanında sana destek olacak birisi de yoksa depresyonlardan depresyon beğen.

o intihar eden kızı çok iyi anlıyorum. ilerisi daha iyi olur diye zombi gibi yaşamaktan yoruluyor insan bazen, ilerisi daha iyi olmayacaksa neden yaşayasın? sağlık değil, şu dünyada en önemli şey akıl sağlığı ve mutluluk. bencil olup akıl sağlığını korumaya yönelik hareket etmek lazım.

kendime yeni bir hayat kurmaya karar verdim burada, artık benden çok uzakta kalmış şeyleri özlemekten yoruldum. beni aramayan insanları, anlamayan insanları, beni olduğum gibi kabullenemeyen, yargılayan insanları geride bırakıyorum. ileride sitem edecek olanlara da bu günleri hatırlatıp 'neredeydin?' diye sormayı bir borç bilirim. günaydın, dönmüyorum ben.


1 Temmuz 2010 Perşembe

gone with the sin


almanya'daki ilk günümü hatırlıyorum. bol aktarmalı uzun bir yolculuktan sonra öğlen hostele yerleşmiş, yorgunluktan kafayı koyduğum gibi uyumuştum. bir 17 haziran pazarıydı. uyandığımda saatime baktım, 10:30 civarıydı; korktum, laba 9 da gidecektim güya. hava aydınlıktı, açık pencereden insanların sesleri doluyordu odaya; sonra fark ettim ki henüz pazar akşamıydı. böyle anlamıştım almanya'da güneşin yazları geç battığını- şans eseri hava yağmurlu değilse tabii. bugün fark ettim ki günler çoktan uzamış da kısalmaya başlamış bile- bahar uğramadı ya buraya, yazın bile bir ayı geçmiş, temmuz olmuş. hangi ara 2010 olmuş, hangi ara temmuz gelmiş derseniz, bilemem. dedim ya bahar gelmedi buraya, ekimden beri kış- belki sonbahar arada, 4 gündür de yaz. uzun kış içime çöreklenmiş, bilememişim, bugün bir uykudan uyanır gibi keşfettim. ben 12 m2lik odamdan çıkmazken aylar geçmiş. kendimi gittikçe daha koyu bir depresyona iterken bahar bir türlü gelmemiş. insanoğlunun üzüntüsünü bastırmak için yaptıkları ne çeşitli değil mi, içkiden kumara, romantik komediden dansa bir yelpazesi var. kendini çalışmaya vermek var mesela, dün yaptığım gibi gecenin 2sinde transfection yapmak için laba gitmek. ya da neşeli rolü yapmak var, insan ne de olsa bir süre sonra kendini de inandırıyor.

yazının akışında kayboldunuz sanmayın, benim düşüncelerim onlar, oradan oraya zıplıyorlar. ne diyodum, ha başlangıçlar ve sonlar. güçlenerek çıkıldığı sanılan sonlar. insan zamanla anlıyor, hiç bir şeye eskisi gibi üzülmediğini- üzülemeyeceğini. bu güçlenildiğinin göstergesi mi bilemiyorum, belki de kendimize bir noktadan sonra gizliden gizliye bir kaçış yolu belirlediğimizin, yavaş yavaş kalbimizi taşlaştırdığımızın göstergesi. artık eskisi gibi masum ve incinir olmadığımızın. bikaç sene önceki ben 'denizde daha çok balık var' diye düşünemezdi mesela, biliyorum. bir yandan acı çekerken bir yandan da mutlu olmazdı, ya da heyecanlanamazdı. ilk defa bir almanya akşamına uyanan kızdan çok uzaktayım, köklerinden kurtulmuş bir ağacım belki de. biraz taşlaşmışım, içim kurumuş belki , ama önüme bakıyorum. alt benliğimin benden habersiz yaptığı planlar varmış, onları uyguluyorum. ve onun bende sevdiği her şeyden adım adım uzaklaşıyorum.

---

23 Haziran 2010 Çarşamba

fighting dark forces in the clear moon light



geceleri çok rahat uyuyabilen bir insan değilim. özellikle yattığım yere göre değişse de üç aşağı beş yukarı durum bu. başını yastığa koyduğu anda uykuya dalabilen insanları da hep kıskanmışımdır, kardeşim mesela, eskiden aynı odada yatarken konuşmanın ilk beş dakikasından sonra bakardım ki uyumuş. böyle zamanlarda o kişiyi sarsıp uyandırmak, ben uyumadan uyutmamak gibi psikopatça hisler de uyanmıyor değil içimde :) son zamanlardaysa tek başıma uyumakta güçlük çekiyorum. ya çok yorgun olmam lazım uyuyabilmem için, ya da illa bir ses olması lazım. evde tv karşısında mışıl mışıl uyurum, buradaysa açıyorum diziport'tan bi diziyi, bilgisayarı yatağımda yan çevirip onu izlerken uyuyorum. kaç kere sabah kalktığımda aynı pozisyonda buldum bilgisayarı, kaç kere yere düştü... evde ses olması meselesi de ayrı, tek başına 12 m2 bi odada yaşayınca bi süre sonra kafayı yemeye başlıyosun, kafandanki sesleri bastırabilmek için de başka bir ses lazım. bu günün 8 saati dizi izlemek gibi bir kısır döngüye giriyor sonra. bu sayede bitirmediğim 20 dakikalık kısa romantik/komedi dizisi yok. ha eğlenceli olması önemli bir nokta, bünye aşk-ı memnu'dan başka dram kaldırmıyor artık.

ne diyodum, uyku. huzurlu uyuyamamak yeterince eziyetken bir de bunun sürekli başınıza kakılışı var. aslında ortalama olarak ancak 5-6 saat uyuyorum günlük, bazen daha az bazen daha fazla. bu aralar 4-9.30 arası mesela. ama sürekli 'çok uyuyosun bıdıbıdı' diye konuşanlardan daha az olduğu kesin. sabahları erken kalkamamam sanırsın dünyanın en büyük problemi! hatta dayım senelerce benle 'gece gözü açık gündüz gözü kapalı' diye dalga bile geçti. ama işte illa onlar gibi olmak lazım, yoksa bir kere değil beş kere değil, senelerce eziyet çektirmeye devam ediyorlar. anlayamadığım nokta da bu; işimi aksatmıyorum, okulumu bitirdim, masterımı yapıyorum, şimdiye kadar ne uçak ne otobüs kaçırmışlığım var uyuyakalıp, kendimce çoğu insandan daha iyi bi noktadayım hayatımda, e bre zındıklar neden susmuyorsunuz? hakkaten hala bu konu hakkında konuşan insanlar sırf konuşmuş olmak için konuşuyorlar gibime geliyor, bi kulağımdan girip öbür kulağımdan çıkmasını geçtim, bi yerden sonra kendilerini düşürüyorlar gözümde. senelerdir vazgeçmeden eleştiren insan ya eleştirmeye yargılamaya çok meraklıdır, ya başka işi gücü yoktur. üzgünüm ama bi yerden sonra 'sen kendi haline bi bak' diyorum içimden. sanırım insanların seni olduğun gibi kabul etmesi ve saygı göstermesi çok zor, özellikle benim ailemde, böyle küçük şeylerde bile kendini belli ediyor. bir de gay falan olsaydım nolurdu mazallah?

ha bir de, genelde bölük pörçük ve bol rüyalı uyurum; uzun rüya gördüğünü söyleyenlerin ağızları benimkileri duyunca açık kalıyor, bi ara yazarım bikaçını. rüyamda kaç kere uyuyakalıp sınavı kaçırdım bi bilseniz, sanırım tek endişem bu :)

---

21 Haziran 2010 Pazartesi

how come there are no pretty girls, handsome boys in portugal :)


kokuların ve müziğin hafızası varsa, mekanların da var. daha önce buradaydım, hatırlıyorum. koşuşturmaca içinde hafızamdan silmişim ama buradaydım, evet. bu sefer portekiz'e gitmek için.
yine bol otobüs-uçak-servis aktarmalı bir yolculuk, yeni bir macera. batıya doğru giderken beni en çok büyüleyen şey ışığa doğru uçmak. arkada hava yavaş yavaş kararırken önünüzün bol güneşli olması. sonra yine ışıl ışıl bir şehre konmak. okyanus kıyısına gelmişiz bu sefer, uçak alçalırken altta sadece denizi görünce, 'acaba bir ada üzerinde mi pist' diye düşünüyorum. serin-sıcak, bol rüzgarlı ve dilini hiç bilmediğim bir ülkedeyim. almanya'dan en az 10 derece sıcak olur demişlerdi bana, belli ki gelirken yağmuru da getirmişim, ertesi sabah sağanak yağmura uyanıp, lizbon'a gitme planlarımızı erteliyoruz. onun yerine yağmur durunca faro'yu gezmeye çıkıyoruz. mersin'e benziyor faro, sıvası yer yer dökülmüş beyaz boyalı evleriyle akdeniz şehri olduğunu belli ediyor. huzurlu da belli ki. boylu boyunca okyanusa kıyısı var ama o kıyı, tren raylarıyla döşenmiş. belki de okyanusun öfkesi farklıdır denizinkinden, içerilere kaçmış evler. sahil şeridi olmasa da benziyor işte, kanım ısınıyor hemen.


hava sıcak dediler ya bana, yazlık elbiselerimi topladım koydum.ertesi gün lizbon'a giderken üstümde bi eşofman bi hırka vardı. gittik lizbon'a, şakır şakır yağmur yine, soğuk da cabası. üzerimizdekilerle dayanamayız diye attık kendimizi alışveriş merkezine, uzun kollu bişeyler aldık. saat 2 olmuş bu arada, saatlerdir tren yolculuğu yapmışız, ama benim kuzenimle arkadaşı, akılları pek basmadığından ne hostel ayarlamışlar, ne de ne neredir bilgileri var. kendi kendime kızdım bütün gün, ne demeye güvenip geldiysem diye. neyse bi yerlerden harita aldık, taksi tutup şehir merkezine gittik. (lizbon'a giden olursa merkez istasyonun olduğu yer oriente, şehir merkezine metro var) bunların akıllarına göre merkeze yakın bi yerde hostel bulabiliriz, ama tabii ki yok öyle bişey, amaçsızca dolanıyoruz. karşıdan gelen 2 turist görünce dayanamayıp atladım ben, nerede kaldıklarını sordum. alman çıktılar gençler, hayatımda alman gördüğüme ilk defa sevindim. neyse hostel bulamazsak bunların dediğine gidelim diye haritayı açmış yolun kenarında dururken bi amca geldi, 'yardıma ihtiyacınız var mı?' diye. türkiye'de efes'e ve kapadokya'ya gitmiş, çok sevmiş. bu amca bizi metroya kadar götürdü, hostele gitmek için hangi durakta ineceğimizi söyledi, bizim için 2 günlük metro kartlarından aldı, valla duamızı da aldı. neyse, intendente durağındaki next hostele gittik, not alınsın. lizbon'un 4 metro hattı var, renk kodlarıyla ayrılmış, gayet başarılıydı. kalan günlerde o hattan bu hatta aktarma yapıp her yeri karış karış gezdik. ha ben lizbon'u okyanus kıyısında sanıyordum, ancak geniiş bir nehrin kenarındaymış. istanbul'a benzetiyorlar lizbon'u, karmaşası, merkez dışındaki kenar mahalle olgusu aynı ama istanbul kesinlikle daha güzel. gezerken, öğrencilik işte, bütün gün önceden yaptığımız sandviçler ve zor durumlarda mc donalds ile beslendik. öyle ki bi daha sandviç görürsem kusabilirim. ikinci günümüz de günde 12 saat yürüyerek, gün sonunda ayaklarımızın ağrısından ve tuvalet ihtiyacından ölerek geçti. oceanario'ya gittik, teleferiğe bindik, belem kalesine, şehir merkezine vs hepsine gittik:) hostel desen, işte ancak yatıp uyursun.





ertesi gün başka bir tren yolculuğuyla sintra'ya gittik. kesinlikle gidilmesi gerekilen bi yer, yeşil, tarihle dolu, güzel. endülüs'ten kalan bir kalesi ve surları var, sembolize yeşil üzeri arapça yazılı bir bayrak bile dikmişler surlara. ve tabii ki soğuk ve rüzgarlı. dünyanın tepesinde hissederken kendinizi, bir yandan aşağıya düşmemeye çalıştığınızı düşünün, öyle rüzgarlı. dönüş trenine zamanımız var deyip şehre bir patikadan ulaşmaya çalışıyoruz, elde yine harita. kuzenim durmadan fotoğraf çekiyor, biz onu kaybetmeden gitme telaşındayız. ona seslenirken bir çift türk kafayı çeviriyor, şaşırmışlar belli ki küçük bir kasabada sırtlarında çanta ellerinde haritayla gezen kızlara. ben de onlara şaşırıyorum açıkçası, emekli olunca gezildiğine inanmayın, o kale emekli olunca çıkılabilecek bir yer değil kesinlikle.




faro'ya dönüş yolu lizbon aktarmalı 6 saat yaklaşık. ertesi günse dönüş uçağım var. ben dönerken hava açık, gökyüzü pırıl pırıl, havalar ısınacakmış tekrar. frankfurt gene yağmurlu...

uçaklarda, trenlerde uyunan, deliler gibi yürüdüğüm bir yolculuğun daha sonu. ben yine doyamıyorum, nasıl olsa günlük koşuşturmacaların içine girip tatili unutmanın süresi en fazla 3 gün. yine de dönüp dolaşıp eve gelmenin tadı bir başka.

8 Haziran 2010 Salı

introduction to being a dumbass 101


feysbukta insan ister istemez eski sevgilisine/ eskiden hoşlandığı insana/ eskiden ona yazana vs rastlıyor. şimdi burada şunla şu olduydu diye seceremi dökecek değilim, onu bekleyenler çıkış yanda. gerçi baktın bi gün canım sıkıldı dökebilirim de, herkesi eğlendirecek kadar kazık yedim nasıl olsa.

neyse efendim, aklıma gelen şu. erkekler genelde karşılarındakine ilgilerini onunla dalga geçerek, hafiften kızdırarak gösteriyorlar. ya da gösterdiklerini sanıyorlar ki ilkokuldaki 'saç çekme' olayından bir farkı yok bunun. bu dalga geçme olayı bende hiç işe yaramaz, hatta uyuz olurum o adama. bre zındık sen benim egoma dokunmaya nasıl cesaret edersin! (kehkeh) nasıl bir mantıktır karşıdakini aşağılarsan onun senden hoşlanacağı sanrısı? belli ki iletişim kurmayı beceremeyip böyle yollara başvuruyorlar. başka bir taktik de randevu verip verip ertelemek, kaçan kovalanır hesabı. hıı tabi biz de salağız, yedik. bir kaçarsın iki kaçarsın üçüncüde yolu gösterirler paşam. sonra duygusal sorunları varmış da sende derman buluyormuş ayakları. 'çok anlayışlısın, kimse senin gibi davranmamıştı bana.' (ki bu yedekte bekleten kız lafı da olabilir aynı zamanda) 'ben anlaşılmazım, bunalımlıyım' adamcıkları. bunların hepsini ayrı ayrı fotoğraflandırabilirim zihnimde.

yazıcam diye haddini bilmeyen, dalga geçen, niyetini çok belli eden, ofensif davranan adamlar duygusal stres yaratıyor bende. bildiğin kötü hissediyorum kendimi ya, istersem bir gecedir istersem on senedir tanıyor olayım. o adamı yıllar sonra 'dalga geçmişti bu benle' diye hatırlıyorum, 'amma peşimden koşmuştu ha' diye değil. ne oluyo sonra, tekmeyi basmış bulunuyoruz. dediğim gibi, çıkış yanda beyler.
---

yurtdışında yaşamak


11.12.2009da yazmışım, burada da dursun

birbirinden bağımsız iki kişilik, birbirinden bağımsız iki hayat yaşar hale gelir insan bi yerden sonra. anılarınız, bahsetmeye kalkınca 'aş bunları yaa' diye nitelendirilir, ya da nasıl olsa anlamazlar diye konuşamazsınız. parçalanır teğellemeye çalışır tutturamazsınız. geride bıraktıklarınızı yaşadığınız hayata bir türlü entegre edemezsiniz. bazen hayal gibi gelir arkanızda bıraktığınız şeyler, telefonda birer sese indirgenir. ananeniz hastalandığında da yanında olamazsınız, en yakın arkadaşınız nişanlandığında da. hayat, geçici olduğu bilinen insanlarla paylaşılan bir şeydir artık, ne de olsa geçmişinizde dostum dediğiniz insanların geçtiğini görmüşsünüzdür. giden siz olunca unutanın da siz olacağınız varsayılır, oysa ki unutulan, ve hatta türkiye'ye dönüşlerde yüzüne bile bakılmayan olursunuz. sözler verilir ama siz gidince insanlar da sizden gider.

biraz dengesiz yaşamaktır, bunlar akla gelince ağlamak, sonra arkadaşlarla dışarı çıkıp hepsini unutmak.

---
geride bir şey bırakmayan bir insan, geri dönmek de istemez böylece.

27 Mayıs 2010 Perşembe

yastığın soğuk yüzü


hayattan kaçıyoruz hepimiz. televizyon karşısında, kitap kapağı arkasında, bilgisayar başında hayattan kaçıyoruz. pazartesiyi salıdan ayıran bir şey kalmamışken, sabah küfrederek yataktan kalkarken, hayat boğazımızda bir düğüm olmuşken kalan zamanı da kendimizden kaçarak harcıyoruz. yalnız evlerde ses olsun diye açılan televizyonlarla beynimizdeki sesi bastırıyoruz biraz olsun. yapmamız gereken işten kaçarken, sırf zaman boşa aksın diye anlamsızca bilgisayar ekranına bakıyoruz. akıp geçiyor da, sahi geçen hafta, ondan önceki hafta, ondan bir önceki hafta ne zaman bitmişti? bazen dizilerde, bazen uykularda mutlu oluyoruz. öngörülür bir gelecekte elle tutulur bir mutluluğumuz olmayacak çünkü. hiç bir şey yapmadan harcadığımız her anla daha da nefret eder oluyoruz kendimizden ama bu kısırdöngüden kurtulacak takatimiz de yok. kanepeden yatağa, yataktan kanepeye. yarının daha güzel olmayacağı gerçeği ölü toprağı gibi üzerimizde. böyle gidecek ve böyle bitecek işte, artık kendimizi kandıramıyoruz.

sizi bilmem ama ben kalan ömrümü uyuyarak geçirebilirim.

---
gökhan türkmen - biraz ayrılık

23 Mayıs 2010 Pazar

the catcher in the rye


yağmurlu olmayan günlerde - ki şu sıralar pek az - zamanımı böyle geçiriyorum. bisikletim, yere serdiğim bez, kitabım ve sırt çantam, pek mesuduz.

--
the cure- friday i'm in love

6 Mayıs 2010 Perşembe

foreign student's guide to lunch&dinner

hiç bir şey bunun çok güzel olduğu gerçeğini değiştirmez tabi :))
yemek alışkanlıklarım çok değişti burada. ha hiç bir zaman düzenli yemek yiyen biri olamadım malesef, ama evde anne zoruyla/ yurtta sıcak yemek çıktığından az çok bir düzen tutturmuştum. her şey benim elime bakınca kaos kaçınılmaz, zaten yemek de çoğu zaman 'mecburiyet'. misal günlerdir yemek adına mideme çubuk kraker, bagel, kruvasan girdi en çok. et zaten yemiyorum, kırmızı et çok çekerse canım istikamet mc donald's, tanesi 1 eurodan 2-3 cheeseburger. yiyecek kısıtlı olunca bıkkınlık da kaçınılmaz oluyor. haftada 3-4 gün balık yiyorum çoğu zaman, sonra bir an geliyor balığın (ya da tavuğun) düşüncesi bile midemi bulandırmaya yetiyor. zaten o balık-tavuk da çoğu zaman donmuş gıda oluyor. o zaman sadece sebze yediğim bir dönem başlıyor, ya da akşam yemeklerini kavunla-muzla/yoğurtla geçiştiriyorum. bir de her zamanki alışkanlığım 'potato chips as dinner' var, geçen dönem sınav zamanını sadece haribo altın ayıcıklar ve cips yiyerek geçirmeye kalkmıştım ancak 2. gün mide yanması ve cipsin bitmesi sebebiyle projemi ertelemek zorunda kaldım.

halbuki isteyince güzel yemek yapan bir insanım, ama tek başına yemek için yemek yapmak zor iş. başka biri için yemek yapma sabrım da en fazla 4 gün, 5. gün isyan çıkar o evde! bir de üstüne 'biochemistry of nutrition' dersi almış bir moleküler biyolog olduğumu düşünün, pehh pek bi işe yaramamış o ders. yine de ne kaç kalori diye sorarsanız cevaplarım :) işe yarar yaptığım tek şey çok su içip günlük vitaminlerimi almak sanırım. (bunun yanında doktor kontrollerimi geciktirmeyen obsesif bi insanım, bu yaşta ekg bile çekildim)

neyse, kimseyi ilgilendirmiyor ama en çok yediğim şeyler:
kısır
erişte/ spaetzle / makarna
italiano soslu somon
fish sticks
kalamar (her gün olsun her gün yerim)
yoğurtlu semizotu
zeytinyağlı fasulye
ekşili kabak yemeği
haşlanmış brokoli
haşlanmış karnabahar
tavuk sote
kremalı mantarlı tavuk
soslu hazır tavuk
chicken nuggets
poşette tavuk
milföy böreği (62den tavşan)
fırında patates
meksika fasülyesinden barbunya yapmış gibi davranmaca
bilimum sandwich/salata/meyve türevi

e şuncacık şeyi döndür dolaştır sen de ben de bıkarız, haksız mıyım yani?
---

iş bu entarinin tek yazılış amacı rapor yazmaya başlamayı geciktirmektir. gidim yemek yapim bari.

retrö rerörö: kiss- i was made for loving you

4 Mayıs 2010 Salı

gel bari hayali yakın gel sokul


bahar geldi, odtü'de şenlik zamanı geldi, ben yine kendimi yeni türkü şarkılarına vurdum. iki gündür kesintisiz dinlerken, her biri bir değil bin anı canlandırıyor bende. içimi şenlikte olma arzusuyla dolduruyor; tıklım tıklım statta tek yürek, bir ağızdan şarkılar söylemekle. derya köroğlu'nun inatla konseri bitirmemesi, aşktan, hüzünden, mutluluktan sarhoş olmak. sonra çocukluğum geliyor aklıma, her dem yeni albümü zamanı. biz büyüyünce kirlenecek miydi dünya? aşık olduğum zamanlar, olmasa mektubun fonda. sonra herkesten uzak, kalp ağrısıyla yapayalnız geçirdiğim bir yaz, ne zaman dinlesem ağladığım bahar şarkısı. dolunaylı nehir kenarı gecelerinin soundtracki. geçen sene, ilk defa şenlik zamanı odtü'den uzakta, dönmek dinleyip gizli gizli ağladığım zamanlar. dönmek mümkün mü diye kendime sorup durmalarım. açelyanın aklıma hep ölümü getirmesi... birinin resmini çok sevebilme ihtimali.

bu senenin takıntısı bir çapkın dilenci, ondan hep aklımın kaçıp kaçıp gitme isteği.

dört bir yana esip giden
rüzgarlardan biri,
bir gece koynuna aldı beni

geniş kanatlarında açıldım denizlere,
yıllanmış ne günler bulup çıkardım derinde
bir yosun,
bir şarkı,
bir eski kayıkhane,
doğduğum şehri buldum
gittiğim her yerde

---
http://merrydrops.fizy.com/