27 Mayıs 2010 Perşembe

yastığın soğuk yüzü


hayattan kaçıyoruz hepimiz. televizyon karşısında, kitap kapağı arkasında, bilgisayar başında hayattan kaçıyoruz. pazartesiyi salıdan ayıran bir şey kalmamışken, sabah küfrederek yataktan kalkarken, hayat boğazımızda bir düğüm olmuşken kalan zamanı da kendimizden kaçarak harcıyoruz. yalnız evlerde ses olsun diye açılan televizyonlarla beynimizdeki sesi bastırıyoruz biraz olsun. yapmamız gereken işten kaçarken, sırf zaman boşa aksın diye anlamsızca bilgisayar ekranına bakıyoruz. akıp geçiyor da, sahi geçen hafta, ondan önceki hafta, ondan bir önceki hafta ne zaman bitmişti? bazen dizilerde, bazen uykularda mutlu oluyoruz. öngörülür bir gelecekte elle tutulur bir mutluluğumuz olmayacak çünkü. hiç bir şey yapmadan harcadığımız her anla daha da nefret eder oluyoruz kendimizden ama bu kısırdöngüden kurtulacak takatimiz de yok. kanepeden yatağa, yataktan kanepeye. yarının daha güzel olmayacağı gerçeği ölü toprağı gibi üzerimizde. böyle gidecek ve böyle bitecek işte, artık kendimizi kandıramıyoruz.

sizi bilmem ama ben kalan ömrümü uyuyarak geçirebilirim.

---
gökhan türkmen - biraz ayrılık

23 Mayıs 2010 Pazar

the catcher in the rye


yağmurlu olmayan günlerde - ki şu sıralar pek az - zamanımı böyle geçiriyorum. bisikletim, yere serdiğim bez, kitabım ve sırt çantam, pek mesuduz.

--
the cure- friday i'm in love

6 Mayıs 2010 Perşembe

foreign student's guide to lunch&dinner

hiç bir şey bunun çok güzel olduğu gerçeğini değiştirmez tabi :))
yemek alışkanlıklarım çok değişti burada. ha hiç bir zaman düzenli yemek yiyen biri olamadım malesef, ama evde anne zoruyla/ yurtta sıcak yemek çıktığından az çok bir düzen tutturmuştum. her şey benim elime bakınca kaos kaçınılmaz, zaten yemek de çoğu zaman 'mecburiyet'. misal günlerdir yemek adına mideme çubuk kraker, bagel, kruvasan girdi en çok. et zaten yemiyorum, kırmızı et çok çekerse canım istikamet mc donald's, tanesi 1 eurodan 2-3 cheeseburger. yiyecek kısıtlı olunca bıkkınlık da kaçınılmaz oluyor. haftada 3-4 gün balık yiyorum çoğu zaman, sonra bir an geliyor balığın (ya da tavuğun) düşüncesi bile midemi bulandırmaya yetiyor. zaten o balık-tavuk da çoğu zaman donmuş gıda oluyor. o zaman sadece sebze yediğim bir dönem başlıyor, ya da akşam yemeklerini kavunla-muzla/yoğurtla geçiştiriyorum. bir de her zamanki alışkanlığım 'potato chips as dinner' var, geçen dönem sınav zamanını sadece haribo altın ayıcıklar ve cips yiyerek geçirmeye kalkmıştım ancak 2. gün mide yanması ve cipsin bitmesi sebebiyle projemi ertelemek zorunda kaldım.

halbuki isteyince güzel yemek yapan bir insanım, ama tek başına yemek için yemek yapmak zor iş. başka biri için yemek yapma sabrım da en fazla 4 gün, 5. gün isyan çıkar o evde! bir de üstüne 'biochemistry of nutrition' dersi almış bir moleküler biyolog olduğumu düşünün, pehh pek bi işe yaramamış o ders. yine de ne kaç kalori diye sorarsanız cevaplarım :) işe yarar yaptığım tek şey çok su içip günlük vitaminlerimi almak sanırım. (bunun yanında doktor kontrollerimi geciktirmeyen obsesif bi insanım, bu yaşta ekg bile çekildim)

neyse, kimseyi ilgilendirmiyor ama en çok yediğim şeyler:
kısır
erişte/ spaetzle / makarna
italiano soslu somon
fish sticks
kalamar (her gün olsun her gün yerim)
yoğurtlu semizotu
zeytinyağlı fasulye
ekşili kabak yemeği
haşlanmış brokoli
haşlanmış karnabahar
tavuk sote
kremalı mantarlı tavuk
soslu hazır tavuk
chicken nuggets
poşette tavuk
milföy böreği (62den tavşan)
fırında patates
meksika fasülyesinden barbunya yapmış gibi davranmaca
bilimum sandwich/salata/meyve türevi

e şuncacık şeyi döndür dolaştır sen de ben de bıkarız, haksız mıyım yani?
---

iş bu entarinin tek yazılış amacı rapor yazmaya başlamayı geciktirmektir. gidim yemek yapim bari.

retrö rerörö: kiss- i was made for loving you

4 Mayıs 2010 Salı

gel bari hayali yakın gel sokul


bahar geldi, odtü'de şenlik zamanı geldi, ben yine kendimi yeni türkü şarkılarına vurdum. iki gündür kesintisiz dinlerken, her biri bir değil bin anı canlandırıyor bende. içimi şenlikte olma arzusuyla dolduruyor; tıklım tıklım statta tek yürek, bir ağızdan şarkılar söylemekle. derya köroğlu'nun inatla konseri bitirmemesi, aşktan, hüzünden, mutluluktan sarhoş olmak. sonra çocukluğum geliyor aklıma, her dem yeni albümü zamanı. biz büyüyünce kirlenecek miydi dünya? aşık olduğum zamanlar, olmasa mektubun fonda. sonra herkesten uzak, kalp ağrısıyla yapayalnız geçirdiğim bir yaz, ne zaman dinlesem ağladığım bahar şarkısı. dolunaylı nehir kenarı gecelerinin soundtracki. geçen sene, ilk defa şenlik zamanı odtü'den uzakta, dönmek dinleyip gizli gizli ağladığım zamanlar. dönmek mümkün mü diye kendime sorup durmalarım. açelyanın aklıma hep ölümü getirmesi... birinin resmini çok sevebilme ihtimali.

bu senenin takıntısı bir çapkın dilenci, ondan hep aklımın kaçıp kaçıp gitme isteği.

dört bir yana esip giden
rüzgarlardan biri,
bir gece koynuna aldı beni

geniş kanatlarında açıldım denizlere,
yıllanmış ne günler bulup çıkardım derinde
bir yosun,
bir şarkı,
bir eski kayıkhane,
doğduğum şehri buldum
gittiğim her yerde

---
http://merrydrops.fizy.com/

1 Mayıs 2010 Cumartesi

goodbye and i choke



yüzlerce kişinin olduğu amfi tiyatroda, dolunay bulutların arkasından çıkıyordu yavaş yavaş. içimden geçenler yüzüme yansıyordu ara sıra, yine de aya bakıp 'so romantic' dedim. öyleydi de, insana kendini kötü hissettirecek kadar güzeldi gece. tepeye çıkışımız bir saatten fazla sürmüş, arada yağmur çiselese de durmamıştık. yağmurdan değil ama terden sırılsıklamdı tişörtüm, yaldır yaldır rüzgar eserken emindim, kesin zatürre olacaktım. geceyi amatör havai fişeklerle, ateş jonglörleriyle, ve olay çıksın da biz de bir sene boyunca bunun dedikodusunu yapalım diye milleti sarhoş etme çabalarıyla geçirmiştik. geyik konuşmaların arkasındaki kaçamak bakışların farkındaydım, yine de bir şey yokmuş gibi bakıp gülümsemeye devam ettim. hava iyice soğuyunca, arkamızda portekizlileri ve dolunayı bırakıp dönmeye karar verdik. ağaçlardan sıyrılıp sokaklara ulaştığımızda, uzun süredir almanları çekiştiriyorduk. 'buraya geldiğimden beri depresyondayım' dedi, 'nasıl oluyor bilmiyorum, sebebini ya da nasıl geçeceğini bilmiyorum ama bir şey var işte'. 'anlıyorum' dedim, anlıyordum da, bir an çok mutluyken öbür an nasıl bu kadar üzgün olabildiğimin, nasıl kendimi iki ayrı hayatı yaşar gibi hissettiğimin sebebini ben de bilmiyordum. gece boyunca aklımdan geçenler korkutmuştu beni, bunları düşünebilecek duruma geldim mi yoksa geçici bir şey miydi, bilemedim. iki ayrı hayatımın birbirine karşı sorumlulukları var mıydı? o sorumlulukları umursamamaya hiç bu kadar yakın olmamıştım belki de. o anlatırken, neşesinin altına gizlediği hüznü üzmüştü beni. bir an aynıymışız gibi hissettim, o da uzakta birilerini özleyen biriydi sadece. bir buçuk saatlik yürüyüşün sonunda rahatlamıştı içim, yine de huzurlu bir uykunun kolları değildi beni karşılayan.
---
manga- cevapsız sorular
dishwalla- angels or devils
macy gray- i try
reamonn- star