24 Kasım 2011 Perşembe

deutscher herbst

yazı bilmem ama şahane bir sonbahar geçirdik. şimdiyse bol sisli, -1 ila 5 derece arasında seyreden kış günlerine giriş yapmış durumdayız.


heidelberg



münih

oktoberfest

---

26 Ekim 2011 Çarşamba

anne ben anarşist olmak istiyorum

günlerdir birilerinin ölümüne sevinen insanlar görüyorum. bulunduğu durumu, devlet politikasını, kendisine gerçek diye dayatılan ideolojiyi sorgulamayan; sorgulayanları 'vatan haini' ilan edip 'katli vaciptir' fetvaları veren, depremde insanların ölmesini 'allahın adaleti' olarak tanımlayan yaratıklar. şurada birkaçını görebilirsiniz mesela.

çok konuşuldu, çok yazıldı, ben bile çok kavgalar ettim benzer laflar eden insanlarla. bunun verdiği tek şey üzüntü ve yorgunluk. insanlar nasıl bu kadar nefretle dolar, insanlıklarından nasıl bu kadar uzaklaşır, etraflarına nasıl bu kadar sıkı duvarlar örüp dışarıda kalanları ötekileştirir anlayamıyorum. bunu cahilliklerine, aç açıkta kalmışlıklarına, acı çekmişliklerine verip geçemem. insan cahilliğinden sorumludur, duyduğu nefretten sorumludur, bir taraftan ezilirken diğer taraftan basur gibi çıkan egosundan sorumludur. tam tersi duyarlı, bilgili, ince düşünceli olmaya çalışmak varken, acı çekti diye acı çektirmek, kin kusmak... islamdaki nefs kavramını ben mesela yemek içmekle terbiye edilen bir şeyin çok çok üstünde görmüşümdür, burada nefs terbiyesinin çok önemi var. kimisi hakkaniyet der, kimisi vicdan der, kimisi ciğer der. vicdanınızdan sorumlusunuz.

devlet ideolojisi demişken, farklı hayatları görmenin ve bize bu güne kadar yutturulan yalanları anlamanın en iyi yolu sosyal medya. ana akım medyanın yazdığı, nefreti körükleyip insanları galeyana getirmeye çalışan haberlere inanmadan önce kaynağını araştırın. olay yerinden birebir haberler alabiliyoruz artık internet sayesinde, gözünüzü kapamayın.

ayrıca söylemem lazım, artık homofobik, ırkçı, devlet peşkeşcisi, sorgulamayan, birlik beraberlik mesajı verirken bile stereotiplerden sıyrılamayıp 'onlar /biz' zihniyetine sahip argümanlarla yaklaşan insanlara artık hayatımda yer vermeyeceğim. sevgili, eş, dost, akraba... nefretle zehirlenmeye ihtiyacım yok.

'benim homoseksüel/ kürt vs arkadaşım da var' geçerli bir argüman olmaktan çıkalı çok oldu bu arada. nefretinizi terbiye etmenin bir yolunu bulun, yönlendirip başkalarını suçlamak yerine.

24 Ağustos 2011 Çarşamba

whole again


kapıdan içeri giriyorsun. uzun zaman olmuş görüşmeyeli. her seferinde olduğu gibi, bir elini kolunu nereye koyacağını bilememe durumu var. ''özlediğim adam bu'' ama o kadar zamandır dokunmamışsın ki. ayakkabılarının bağcıklarını çözüyorsun yavaş yavaş, ceketini asıyorsun portmantoya. hala geçmemiş üzerindeki becerisizlik hissi. ayakta duruyorsunuz öyle. gerginlik. o ana kadar neler birikmiş içinde, neler düşünmüşsün yol boyu, ağzını açıp tek kelime etmek bile zor geliyor. kafanı kaldırıp yüzüne bakıyorsun sonra, gözlerinin ifadesi değişiyor, alışılmış yabancılık hissi kayboluyor. yaklaşıp sarılıyor sıkı sıkı, bir süre nefes bile almadan sadece sarılıyor. kokluyor sonra derin derin, kokluyorsun, ağır hüzün karışık hep o kokuya. doya doya koklayıp öpünce dağılıyor ancak o hüzün, dilin çözülüyor. başını dizine yaslayıp konuşuyor da konuşuyorsun. durmak istediğin nokta burası, onun yanı. huzur bu, sevgi bu, özlem bu.

---

19 Ağustos 2011 Cuma

bir yol hikayesi - bodensee










---
vaktim olursa yazacağım

27 Temmuz 2011 Çarşamba

night breezes seem to whisper


I have always imagined that paradise will be some kind of library. - Jorge Luis Borges


Oradan oraya taşınan ve eşyalarını, en çok da kitaplarını geride bırakan bir insan olarak, yerleşmek bir kütüphane sahibi olmak demek benim için. İnsanın kafasında bir gelecek resmi vardır ya, o resimde duvardan duvara ahşap bir kitaplık, ve kahverengi deri bir koltuk var; düşündüğümde huzur veriyor. En sevdiğim yerlerin de kitapçılar olması şaşılacak şey değil. Özellikle burada, Joker's ve ikinci el kitapçım beni mutlu etmeyi her seferinde başarıyorlar. Dışarıdaki hayattan çok kendi kafasındakine gömülmüş bir insan olarak, fantazi edebiyatı tabii ki favorim.


Kim bilir, belki günün birinde bütün kitaplarım bana geri dönerler, kuşlar gibi.


---

Bu aralar ne okuduğumu da söyleyeyim hadi: George Martin'in A Song of Ice and Fire dizisini okuyorum, Game of Thrones izleyip hayran kalan pek çok insan gibi. En son da King'in Dark Tower serisinin ilk kitabını aldım, sırada bekliyor.



ella& james dream a little dream

4 Temmuz 2011 Pazartesi

viyana hatırası

uzun zamandır yazmamışım, bu aralar tez yazmakla meşgul olduğum için bir süre böyle buhranlı geçecek. küçük bir viyana gezisi özeti:

kocaman binaların, sarayların ve bahçelerin şehri viyana. ve aynı zamanda göçmenlerin, kirli metroların, kalabalığın. yüzyıllar öncesinden kalma bir kütüphanenin atmosferinde nefes almaya bile cesaret edememenin; sanat,tarih ve müzikle insanın içinin dolup ağlayacak hale gelmesinin, taş sokaklarda kaybolup kaybolup aynı meydanlara çıkmanın şehri. minicik pubların, sokak arası restoranlarının, güzel şarabın, özlenen arkadaşların, yeni tanışılan insanların, ve yemek seslerine karışan kahkahanın... bir demlik çayda bulunan huzurun, saray bahçelerinde gezerken hissedilen heyecanın şehri. sanki hep orda yaşamışım, sanki oraya aitmişim ben.

wiener schnitzel
hundertwasserhaus
karlskirche
belvedere
belvedere
naturhistorisches museum- mineralen
schönbrunn
schönbrunn
1. viyana

ilginç bir zaman dilimiydi benim için.

---

eski sevgiliden geriye kalanlar


yıllar geçer, eski sevgiliden bağımsız olarak içselleştirilir bu eşyalar. hediye edilen bluz, kolye, küpe; ilk başlarda büyük anlam yüklenen çoğu şey artık anlamsız ama yıllardır senin olan şeylerdir. çok uzun süre beraber olan insanların birbirlerinin hatıralarını sahiplenmesi gibi, nesneler de sahiplenilmiş ve yeni bir tarihe kavuşmuştur hafızada. çekmecede duran ve pekala ankara'da bir pazardan almış olabileceğin fular, o zamanki sevgilinin cunda'dan aldığı bir şey olabilir, üzerinde durup düşünmeden hatırlayamazsın. bazen yeni sevgili için kıskançlık objesi olur ama, nesnelere anlam yüklemenin bir anlamı yoktur.

---

1 Nisan 2011 Cuma

bir e-pasaport macerası

17 nisan'da pasaportunun süresi dolacak olan bir insan olarak '' ıı ben bu pasaport işini türkiye'de mi halletsem, ama yuh 387 lira da çok, boşver almanya'da hallederim daha ucuz hem'' şeklinde uzun süreli gelgitlerden sonra yeşil pasaportumu verip artık bordo olan umumi pasaportlardan edinmeye karar verdim. önemli nokta şu: artık pasaport hizmetleri randevusuz verilmiyormuş. http://epasaport.gov.tr/ adresinden bana en yakın olan karlsruhe başkonsolosluğu'ndan randevu alayım dedim ama taa haziranda ancak yer var gösteriyordu! neyse, yılmadan saatler boyu deneyince 31 mart'a yer açıldı sistemde. randevular 3 saatliğine reserve ediliyor, eğer mail adresine gelen linkten randevuyu onaylamazsanız randevunuz düşüyor. benim şanslı olduğum nokta da bu oldu. sözlükte yazanlardan sonra gözüm korkmuştu açıkçası, sabahın köründe gidip saatlerce bekler miyim diye ama artık randevusuz kimse pasaport başvurusu yapamadığından randevu saatimden bir saat önce orada olsam yeter diye düşündüm. amaa tabi heidelberg'ten karlsruhe'ye gidecek olan bu kulunuz demir yolları işçilerinin o gün grevde olduğundan haberdar değildi. karlsruhe'ye zamanında ulaştım ama google map'ten baktığım tramvay nedense görünmüyordu duraklarda. sağa gidiyorum, sola gidiyorum, information desk çok kalabalık geç kalıcam diye tırsıyorum... böyle böyle bi 15 dakika daha geçmişti iki 2 türk kız gördüm, hemen yanlarına yanaşıp başkonsolosluğu sordum, meğer onlar da oraya gidiyorlarmış. neyse böylelikle benim bildiğimi sandığımdan farklı bir tramvaya (2) binip marktplatzda inip tekrar 5 numaralı tramvaya binerek ulaştık konsolosluğa. bu sırada benim randevuma 5 dakika kalmıştı, nasıl korkuyorum sıram geçecek diye. yeşil pasaportun nimeti olarak üstüm ve çantam aranmadan - ki bence yanlış- konsolosluğa girdiğimde her kafadan bir ses çıkıyordu. kimileri sıra alcan sen diyor 'ha şimdi sıçtık' diyorum, sora sora öğrendim ki sıra almaya gerek yok, pasaport işlemleri odasının önünde duran görevliye gidip adınızı ve randevu saatinizi söyleyince sizi içeri alıyorlar. ancak konsoloslukta olan otomatta çekilmiş fotoğraf dışında biyometrik fotoğraf kabul etmeme huyları var sanırım, fotoğraf çektirmemi söyleyip sıraya yolladılar beni tekrar. tavsiye edilen fotoğraf ebadı 50 mm x 60 mm, 35x45 formatı değil. neyse, bir türk klasiği olarak fotoğraf çeken otomatlar tabii ki arızalıydı ve tabii ki deli gibi sıra vardı. insanlar birbirlerine ve görevliye bağırıyorlar, görevli 'biz sizin için çalışıyoruz' diyor vs vs. önümdeki mal yüzünden biraz sinir harbi olarak geçse de bu kısım, yaklaşık yarım saatte fotoğrafı edinmeyi başardım. ilginçtir, randevular yarım saatlik aralıklarla verilse de ''11:30-12:00-13:00 randevuları kalmasıın'' diyerek herkesi birden içeri çağırdı memur. evraklar tamam (eski pasaport - tc kimlik nosu olan nüfus cüzdanı - 2 adet biyometrik foto) ama içeri girip de ilk bankodaki görevliye soru sormaya yeltenince ' sıraya geç sen!' şeklinde azarı yedim. halbuki 'şimdi ne yapmalıyım' diye soracaktım sadece. aynı menapozlu teyze kalabalık ailesiyle gelen amcayla gayet kibar, gayet sizli bizli konuştu ama. siz diye hitap edilmek için cüsse sahibi olmak gerekiyor herhalde. neyse çok beklemeden sıram geldi, başka bir görevliyle gayet kibarca sohbet ederek işlemlere başladık. amaa bilgisayar dondu :) bir sonraki bankoya geçerek oradaki erkek görevliyle hallettim işlemleri. bu amca da 'aman da aman hanimiş hanım kız' modundaydı, ciddiye alınmak için ne yapmak gerek bilmiyorum. internet sitesindeki her şeyi okuyup gittiğim için genel olarak kibarlardı ve açıklayıcı cevaplar verdiler sorularıma. ki arada hiç bir bilgisi olmadan gelen insanlara bakınca bir noktada hak verdim kızıyorlarsa da. hala çocuğunun tc kimlik nosu olmayan var, pasaport süresi çoktan dolmuş olup yeni başvuranlar var... adres/ mail/ telefon bilgilerimi verdikten sonra bana verilen makbuzu vezneye götürerek işlemlerimi tamamladım. bana hediyesi ise 10 yıllık pasaport için 144 € oldu. 10 yıl boyunca otomatta çektirdiğim tipsiz fotoğrafın orada duracak olması, ve bir beş sene sonra bile kendime benzeyecek olmamam acı verici ama neyse. konsolosluktaki işlemleri toplamda birbuçuk saatte tamamladıktan sonra '' geldiğim tramvayla geri dönerim ben yaa' deyip 5 numaralı tramvaya atladım ama hangi durakta inmem gerektiği konusunda çok yanılmıştım. tramvay da bakımsız bişey zaten, durak isimleri bile yazmıyor bir yerde. baktım kenar mahallelere doğru yollanıyoruz, inip yolun karşısından hauptbahnhofa giden başka bişeye bineyim dedim. sora sora bulduktan sonra bindiğim tramvayda bilet kontrolüne denk gelmeyeyim mi! boşuna tırsmışım ama heidelberg- karlsruhe gidiş dönüş biletim tramvayda da geçiyormuş. karlsruhe büyük şehir tabi, öğrencilerin hepsinin çipli kimliği vardı, heidelberg'teki gibi kağıt kimlikten resimli kimliğe daha bu dönem geçmiş değiller.

pasaport için konsolosluğa başvurmanın bir dezavantajı var, pasaportu almak için tekrar gitmek gerekiyor. pasaport belki ucuz ama astarı pahalıya geliyor böylece, başka bir şehirden git gel derken o günün hepsi de ölüyor. üstelik, başvururken randevu alınıyor ama teslim için randevu yok, mecburen sıra numarası alıp bekleniyor saatlerce. ki ben gittiğimde 200lü numaralardaydı teslim sırası. gelen maile göre pasaportum türkiye'den yola çıkmış, artık ne zaman alabilirim, orası kıfsmet.

yeşil pasaporta dair bir not: ben 25 yaşı dolduruncaya kadar kullanılabiliniyor sanıyordum, ki bir problem de çıkmamıştı ancak memura göre 25e girince teslim etmek gerekiyormuş çoktan pasaportu. kendisiyle aramda duygusal bir bağ vardı ama napalım, en azından bir 10 sene kafam rahat.

---
fizy açılmış, bahar gelmiş delice

1 Mart 2011 Salı

#blogumadokunma

24 ekim 2008'de engellenmiş bloggera erişim ilk. o zaman şöyle bir şey yazmışım:

her siteyi teker teker kapatmak yerine, orwell'in 1984'ünde olduğu gibi, kessinler interneti tamamen, her eve izleme cihazları koysunlar oradan beyin yıkama yayınları yapılsın, desinler ki türkiye refah içinde, devlet baba en büyük, biz de çılgınlar gibi tezahürat edelim. arada zıpçıktılık yapanları takip edip sokaktan toplasınlar; hayır hayır yatağından kaldırsınlar, vatan haini ilan edip hafızasını kaybettirene kadar işkence etsinler.

çok mu uzak görünüyor? telefonla konuşurken yanınızdan geçen bir polis silahını çekip vurabiliyorsa sizi, afiş asarken yakalanıp sağ girdiğiniz karakoldan ölünüz çıkabiliyorsa, sırf düşünüp yazıyorsunuz diye sırtınızdan vurabiliyorsa kimi 'kahramanlar', blog yazıp fikrinizi beyan ediyorsunuz diye kapınıza bir gün birilerinin dayanmayacağını nasıl garanti edebilirsiniz?


ilginçtir ütopya sayıp öngörmekten ziyade 'attığım' şeylerin gerçekleştiğini gördük. blogunda devlet eleştirisi yapan insanlara RTE'nin dava açması gibi mesela. insanların senelerdir yargılanmadan hapiste yatıyor olması mesela... kapı çalınca güvenle açabileceğimiz günler gelecek mi bilmem ama, en azından sivil itaatsizlik günlerinin gelmesi dileğim. koca koca diktatörlükler twitter aracılığıyla yıkılırken (hoş yerine yeni diktatörlüklerin kurulacağı malum ama) bizim hala kıçımızı yerinden kaldıramayışımız pathetic.

benim yeni yıl kararlarım arasında kendi sınırlarımı genişletmek, comfort zone'dan çıkmak, anlamaya çalışmak, artık sadece pasif bir 'cıkcıklayıcı' değil biraz da aktivist olmak vardı geçen sene. bazı konularda kendimi eğitmeye en azından başladım sanırım. kendimizi zorlamadıkça, yeni şeylere karşı test etmedikçe öğrenemeyiz. iş lafa gelince herkes 'demokrat, hoşgörülü, vs vs' ama ezber bozan en ufak olayda açıklar hemen su yüzüne çıkıyor. internet sansürü benim için, ve zannımca sansüre karşı olan herkes için 'ifade özgürlüğünün kısıtlanması'dır. dikkat edin, sizin hoşunuza gitmeyen şeyin kısıtlanması demiyoruz. bu ister bloggerla ilgili olsun, ister wikileaks ile, ister homoseksüellikle, ister azınlıklarla. bu gibi günleri dönüp de kendimize bakmakta kullanmalıyız; nefret söyleminden, seksist düşünceden, homofobiden, sansürden arındırılmış bireyler olma yolunda birer adım atarız belki.

hoşgörü kelimesine bir mim koymak istiyorum burada, üzerine uzun uzun yazmak istediğim bir konu ama : bir insanın başka bir insanı 'hoşgörmesi' diye bir şey olamaz. insan haklarıyla eşitlenmiş iki bireyden biri, diğerini hoşgörecek kadar üstün değildir hiç bir zaman. iki yüzlü olmayı bırakalım.